Başkalarına değil de elimizdeki nimetlere dönüp bir bakabilsek ve şükretmeye başladıkça
şükredecek şeylerimizin çoğaldığını bir görebilsek... Ben susayım ve Nouman Ali Khan
konuşsun isterseniz:
“İnanan bir insan bilir ki Allah ona ne verdiyse, masaya hangi yemeği koyduysa, ona
hangi işi bulduysa, ne ile meşgul ettiyse bu "kendisi" için en iyisidir ve onun tam olarak
bunları ihtiyacı vardır." Ne kadar haklı bir tespit değil mi?
Peki başlangıçta sorduğum "İnsan ne ile mutlu olur?" sorusuna geri dönelim o hâlde. Tabi
ki en başta olmayanların değil elimizde var olanların farkına varıp verilmeyenlere üzülmek
yerine verilenlere şükredeceğiz. Unutmayalım ki insan şükredebildiği kadar zengindir.
Aslolan bize lütfedilenleri sevgimizle, ilgimizle, inancımızla, başkalarıyla paylaşarak
güzelleştirip iyileştirmek, çoğaltıp büyütmek değil mi? Peki mutluluğu biz nerede
arıyoruz?
Mutluluk gözümüzün önünde aslında. Evde sıcak yemeği ile kapıda bizi karşılayan
annemizin gözlerinde, o yoksa sabah erken kalktığımız bereketli bir günde, dostumuzla
birlikte içtiğimiz bir keyif kahvesinde, bir dilenciye dair verdiğiniz sadakanın sizi
koruduğuna dair olan inancınızda, yağmur damlalarında ve buram buram toprak
kokusunda, eşinizin ya da bir arkadaşınızın hiç okumadığınız bir kitabı size hediye
edişinde, evladınızın çıkan ilk dişinde, yılın yağan ilk kar tanesinde, son dakika yetiştiğiniz
vapurda, yazın kavurucu sıcağında tuttuğunuz orucu açarken içtiğiniz o ilk yudum suda,
soğuk kış aylarından sonra ilk kez gördüğünüz açan bir çiçekte, nisan ayında yüzümüze
çarpan ılık bir rüzgarda... Sahi biz nerede aradık bunca yıl?
Şarkı da dediği gibi "İhtiyacımız olan ince bel utangaç iki bardak, bir de hafif hafif
kaynayan bakır bir çaydanlıkmış." aslında bütün mesele bu...
Hayat rengarenk pencerelerle kaplı kocaman bir ev. Tek bir pencereye takılıp kalmasak
mı?
38