Dilhâne Mart 2019 mart2019 | Page 26

Tuğçe Sarıtaş Ey gece! Şimdi bir öykü yazacağım, çok değil birkaç cümle kelam edecek kadar vakit tanı bana. Müsaade et satırların yamacında soluklanayım biraz, dik başlı dağlar kesti yolumu, haşin denizlerin dalgalarıyla boğuştum, kambur yüreğim yorgun düştü. Ne olur az biraz mühlet ver! veremezdim, vuranın vurduğuna değdi mi susan hiç korkmadı mı Allah’tan? Bütün bu sorular düğüm kesilirdi boğazımda soluk alamazdım. Ben yirmi yaşında omuzları çökmüş, yüreği kambur bir kız olmuştum. Bu konvoyda ben de olmalıydım, kim bilir belki bir yudum şerbet çalarlar dudağımıza son nefesimizle vedalaşırken. Başlıyorum. Epey zamandır boğazımda düğümlenir olmuştu şarkılar, hürriyete susuz topraklarda can veren kardeşlerimin kanları fışkırıyordu okuduğum kitabın sayfalarından. Kalemim keskin bir kılıç kesildi, harfler mermi. Ben gitmeliydim! İki bin on altı aralık ayı. Düğün değildi göreceğimiz, Suriye’nin melek yüzlü kızları çoktan şeb-i arusu yaşamışlardı. Biz kalanların türküsüne eşlik etmeye gidiyorduk. Ben ne saz çalabilirdim ne de elim silah tutmayı bilirdi. Zaten hiç anlam Halep’te adeta kıyamet kopuyordu. Spikerlerin telaffuz ettiği şehit rakamları beynimde bir bomba gibi patlıyordu. Alıp başımı duvarlara vurasım geliyordu. Yoldan geçenleri şöyle bir yakalarından tutup sarsarak “ çığlıkları duymuyor musun!” demek geliyordu içimden. Birkaç yiğit çıktı sonra meydana, üç beş derken binlerce araçtan müteşekkil bir konvoy oluştu. Kollarını sıvamış kılıcı kınında şaha kalktı Türkiye. Benim vatanım canım vatanım. Koca yürekli dev! Filistin’ in çayırlarında koşamayan Sara’ya Halep’i de zindan ettiler. 26