Tuğçe Sarıtaş
Ey gece! Şimdi bir öykü yazacağım, çok
değil birkaç cümle kelam edecek kadar
vakit tanı bana. Müsaade et satırların
yamacında soluklanayım biraz, dik başlı
dağlar kesti yolumu, haşin denizlerin
dalgalarıyla boğuştum, kambur yüreğim
yorgun düştü. Ne olur az biraz mühlet
ver!
veremezdim, vuranın vurduğuna değdi
mi susan hiç korkmadı mı Allah’tan?
Bütün bu sorular düğüm kesilirdi
boğazımda soluk alamazdım. Ben yirmi
yaşında omuzları çökmüş, yüreği kambur
bir kız olmuştum. Bu konvoyda ben de
olmalıydım, kim bilir belki bir yudum
şerbet
çalarlar
dudağımıza
son
nefesimizle vedalaşırken.
Başlıyorum.
Epey zamandır boğazımda düğümlenir
olmuştu şarkılar, hürriyete susuz
topraklarda can veren kardeşlerimin
kanları fışkırıyordu okuduğum kitabın
sayfalarından. Kalemim keskin bir kılıç
kesildi, harfler mermi. Ben gitmeliydim!
İki bin on altı aralık ayı. Düğün değildi
göreceğimiz, Suriye’nin melek yüzlü
kızları çoktan şeb-i arusu yaşamışlardı.
Biz kalanların türküsüne eşlik etmeye
gidiyorduk. Ben ne saz çalabilirdim ne de
elim silah tutmayı bilirdi. Zaten hiç anlam
Halep’te adeta kıyamet kopuyordu.
Spikerlerin telaffuz ettiği şehit rakamları
beynimde bir bomba gibi patlıyordu. Alıp
başımı duvarlara vurasım geliyordu.
Yoldan geçenleri şöyle bir yakalarından
tutup sarsarak “ çığlıkları duymuyor
musun!” demek geliyordu içimden.
Birkaç yiğit çıktı sonra meydana, üç beş
derken binlerce araçtan müteşekkil bir
konvoy oluştu. Kollarını sıvamış kılıcı
kınında şaha kalktı Türkiye. Benim
vatanım canım vatanım. Koca yürekli
dev! Filistin’ in çayırlarında koşamayan
Sara’ya Halep’i de zindan ettiler.
26