Dost
kavramının
içini
dünyalık
alışverişlerle doldurmuş, dost kılığında
dolaşan tüccarlar. Vefa ki insana en çok
yakışan değerlerimizden. Kendini teslim
etmiş insanların vefasızlığına... Ne içilen
çayın, ne de verilen bir selamın kıymeti
kalmış. 40 yıllık hatra talip mirasımız, bir
kaç zaman geçince bir köşeye atılmış.
Oysa ki bir dost selamının dünyamızı
darûl-feraha çevirdiğini hepimiz tecrübe
etmişizdir.
Tecrübe diyorum, çünkü yaşadığımız acı
tatlı hatıralara tecrübe diyorlar. Kalan
izlere ise yara... Tecrübeli olmak, ben iyi
acı çekerim.
Ya da ben daha iyi bilirim demek
değildir. Herkesin kendine has bir
hikayesi, kanayan yarası vardır.
Yolunu yarılamış bir fani olarak, tüm
yaşadıklarımı bir gönül sultanının
kapısına döküp, "yeniden başlamak
istiyorum" dediğim günden beri öyle
ferah öyle tecrübesizim ki.
Saymadım kaç zaman oldu ama dara
düştüğüm de inşirahım oluyor bu
ferahlık bana. Yoksa ne dünya yaşanılası
bir yer, ne de insanlar başını yaslayacak
kadar samimi...
Kimse kimsenin yarasına ihtimam
göstermiyor. Bencilce seviyoruz. Allah
için deyip, gayrısına meyilleniyoruz.
Oysa ki sevmek huzurdur. Sevmek
nurdur. Yan yana olmaktan ziyade
ruhları kavuşturur. Yaralamaz.
Yaralıları buluşturur. Ondan sebep deriz
sevdiğimize "sen de başka bir güzellik
var" diye. Seviyorum "ama" demekse
yaralamaktır.
Kırar
döker.
Gül
bahçelerini fırtınaya teslim eder.
Çocukluğuma özlemim birazdan bu
sebepten.
Oyuncaklarımı
bile
ayıramazdım birbirinden, üzülürler diye
geçerdi aklımdan. Güz aylarında
dökülen yaprakları, hangi ağaçtan
düştüyse
toplayıp
onun
altına
koydururdu
babam.
"Yazıktır
ayrılmasınlar" derdi.
24