Gülden Bayraktar
Avuçlarımda misketlerim, çocukluğuma
dönmeye ne kadar hevesliyim. Geniş
bahçeli evimizin, asma yaprakları altında
sek sek oynadığımız, sebepsiz içten
gülüştüğümüz güzel günler...
Babamın gül bahçesi, annemin her
konuşmanın sonunda eklediği hayat
kurtaran tembihleri...
O günlerde herkesin dilinde bir
büyüyünce anlarsın sözü dolaşırdı. En
ufak bir ihmalde annem hemen o meşhur
sözünü söyler. Büyüyünce anlarsınız
derdi. O zamanlar anlamazdım. Büyüsem
de bir de ben anlasam derdim.
Her gün güneşle uyanırdı babam ve sıcak
ekmek kokan annem. Okul yolu telaşı,
akşam ezanından sonra kurulan sofralar...
Ne kadar da huzurluyduk. Kederimiz
yoktu. Babamız vardı. Dağ gibi dururdu
ardımızda. Korkunca sığınırdık ona.
Sarılınca dinerdi tüm acılar. Büyüdüm. Anladım. Ama anlamamayı
tercih ederdim. Çocuk kalmak ne güzel
bir ikram, sade ve samimi olmak ne kadar
da zormuş. Hele birine kazara bir derdini
anlatmak. Ne büyük bir kabahat...
Yüzünde binlerce yüzle dolaşmalıymış
insan, insanların arasında. Hissiz dökülen
yaşlar, menfi muhabbetler terazide ağır
basan taraf olmuş. Alan razı veren razı.
Hayretim saflığımın izleri.
Kimse
kimsenin
kalbine
tuzak
kurmuyordu o günlerde. Yaralarını
eşelemiyor. Tuza bulamıyordu. Çocuktuk
ya, oyun sadece oynadıklarımızdan
ibaretti. Yakın zamanlarda üst üste yaşadığım bir
kaç hayal kırıklığı ile birlikte daha iyi
anladım ki; kimse kimsenin derdiyle
dertlenmiyor aslında.
23