ama kendimden emindim, her şeyden emindim, hem ondan çok daha emindim. Yaşadığımdan
emindim ve gelmekte olan ölümden emindim. Evet, bundan başka bir şeyim yoktu benim.
Ama, hiç değilse bu gerçeğe, onun bana sahip olduğu kadar sahiptim. Daha önce de, bu anda
da haklı olan bendim ve her zaman da haklı olmuştum. Şöyle yaşamıştım, böyle
yaşayabilirdim. Şunu yapmış, bunu yapmamıştım. Filan şeyi yapmadımsa, falan şeyi
yapmıştım. Peki, sonra? Sanki bütün yaşamımda, kendimi haklı çıkarmak için bu dakikayı, şu
şafak vaktini beklemiştim. Hiç, hiçbir şeyin önemi yoktu ve bunun niçin böyle olduğunu da
biliyordum. O da biliyordu. Geçirdiğim bütün bu anlamsız hayatta, geleceğimin ta
derinlerinden, henüz gelmemiş yıllar içinden, karanlık bir soluk bana doğru yükseliyor ve
yaşadığım yıllardan daha gerçek olmayan yıllardan bana sunulan ne varsa, hepsini aynı
düzeye getiriyordu. Başkalarının ölümü, bir ananın sevgisi ne umurumdaydı benim?
Başkasının Tanrısından bana neydi? Başkalarının seçtiği, kabullendiği hayattan, yazgıdan
bana neydi? Değil mi ki, bir tek yazgı, beni ve benimle birlikte, onun gibi bana “Kardeşim,”
diyen bir sürü ayrıcalıklıyı seçecekti! Anlıyor muydu acaba, anlıyor muydu ki herkes
ayrıcalıklıydı. Zaten yalnız ayrıcalıklar vardı. Ötekileri de bir gün mahkûm edeceklerdi. Kendisi
de yargıyı yiyecekti. Adam öldürmekle suçlandırılıp anasının cenazesinde ağlamadı diye idam
edilseydi ne önemi olurdu bunun.
ALBERT CAMUS/YABANCI
Bizler “Meursault
sendromu” yaşıyoruz
sevgili dostlar. Hepimiz.
Farkındayız ya da değiliz.
koşturuyoruz, ama neden
koşturduğumuzun
farkında değiliz.