Albert Camus’un yabancı(L’étranger) isimli romanını sanıyorum ki çoğumuz okuduk.
Bir klasik olarak benimsedik ve bıraktık, başka kitapları okuduk. Kütüphanemizde bir
‘yabancı’ durdu lakin her daim. Kitabın kahramanı Meursault’u hatırlıyorsunuz. Yine
de biraz hatırlatayım: Kendisi bir Fransız, Cezayir’de yaşıyor. Bir ofiste masasında,
Ankara’da memurmuşcasına çalışıyor. Annesinin ölümü ve ardından bir arabı
öldürmesini(bknz: Cure-kill the arab) hatırlıyorsunuz zaten.
Peki Meursault’u bırakalım. Çevreye bir bakalım. Etrafta ne görüyorsunuz? her gün insanlar sürekli bakarlar:
yolda bakarlar, otururken bakarlar, kafede bakarlar, barda bakarlar, işte bakarlar, yorgun bir günün akşamında
şehre bakarlar. Peki siz ne görüyorsunuz? gördüğünüz şeylerin adı ne? Hayat? Dünya? Evren? Bunlara
bakıyorsunuz. Peki bunlarda ne görüyorsunuz? Koşuşturma, Savaşlar, stratejiler, ticaret, sürekli dönen bir borsa,
bir piyasa, konserler, şarkılar; insanlar hep bir şeyler yapmaya çalışıyor. Bir şeyleri kovalıyorlar.Evet. Bu bir
kovalama. Doğduğumuzdan beri bir şeyleri kovalıyoruz. Bize otomatikman bir amaç koyuluyor. Biz de aç köpekler
gibi onların peşinde koşturuyoruz. Onları çiğnerken başka bir amaç çıkıyor ve bu sefer ona atılıyoruz. ve hala
NLP danışmanları “kendinize bir amaç koyun” diyor. Bir şeyler için yaşayın! Ne gibi mi? ah.. evet..
Daha iyisi için yaşayın sevgili dostum daha iyisi için!
Meursault
sendromu
Sana hedef
veriyorlar. Ucunda
güzel bir şey elde
edeceğini
sanıyorsun. Ama
hayır. orada sadece
sahte olduğunun farkındasınız başka bir amaç var.
Ülkemiz “vatanın için
yaşa” diyor, Din “Tanrı
için yaşa” diyor. Sana
vatandaşlık ürününü ve
inanç ürününü
pazarlıyorlar
Siz de etrafınızdaki her şeyin
Müzik, medya, popüler kültür, alt kültür, aidiyet duygusu
yaratan her şey. Siz hiçbir şey hissedemiyorsunuz.
Hissediyormuş gibi olmak içinse kendinizi bu kalıplara
sokuyorsunuz.
“Bir şeyin parçası olmak”
Meursault’u öldürdüler. Onu giyotine mahkum ettiler. Onu
giyotine mahkum ettiler çünkü o maskelerini çıkartmıştı.
Hissetmek inandırılmak ait olmak istememişti. Onu mahkum
ettiler çünkü bütün bunlar onun için önemli değildi. Fransa
Cumhuriyeti’nin bir vatandaşı olmak, Tanrı, Annesinin ölümü…
Mutlak yalnızlığıyla bütünleşmişti. ve kendi içine dönmüştü.
“His” maskesini çıkartmıştı. hiçbir yere ait değildi. Sadece denize
girmeyi ve sevgilisiyle vakit geçirmeyi, balkonda oturmayı ve
sütlü kahveyi seviyordu ve onu giyotine mahkum ettiler.