İçgüdüsel Gereksizlik Fanzini İçgüdüsel gereksizlik | Page 12

Aslında genel olarak neden baskı veya sansüre uğramanın temelinde ahlaki gereklilikler/rejim/toplum yapısı gibi benzeri kavramlar yatmakta ama bu kavramlar tamamen yaşadığımız toplumda geçerlidir ve her toplumun getirdiği gereklilik farklıdır. 1)bireyin içinde yaşadığı toplumdan. Kropotkin’in dikkat çektiği üzere, “İnsanın ahlaki anlayışı, tamamıyle belirli bir yerde [ve] belirli bir zamanda var olduğu varsayılan toplumsal yaşam biçimine dayanır … bu {toplumsal yaşam} insanın ahlaki anlayışında ve belirli bir dönemin ahlaki öğretisinde anlayışında yansımasını bulur” (Op.Cit., s. 315). Diğer bir deyişle, yaşamın ve yaşamanın [sağladığı] deneyim. 2) Yukarıda değinildiği üzere, bireylerin kendi toplumlarının etik normlarını [norm, kurallarını] eleştirel [bir şekilde] değerlendirmesinden. Bu Erich Fromm’un şu argümanının özüdür: “İnsan kendi sorumluluğunu [kendinden sorumlu olduğunu] ve ancak kendi güçlerini kullanarak yaşamına anlam verebileceği gerçeğini kabul etmelidir … insanın kendi güçlerini ortaya çıkararak, üretken bir şekilde yaşayarak yaşamına verdiği anlamın dışında [yaşamın] başka hiçbir anlamı yoktur” (Kendisi İçin İnsan, s. 45). Diğer bir deyişle, bireysel düşünme ve gelişim. 3) Empati duygusu –“ahlaki duyarlılığın [sentiment, sezgi, düşünce] gerçek kaynağı … basitçe sempati duygusundadır” (“Anarşist Ahlak”, Kropotkin’in Devrimci Yazıları, s. 94). Diğer bir deyişle, bireyin deneyimlerini ve fikirlerini diğerleriyle beraber hissetme ve paylaşma yetisi.Bu son etken, etik duyusunun gelişmesi için son derece önemlidir. Kropotkin’in söylediği üzere, “hayalgücünüz [tasavvur etme yetiniz] ne kadar güçlü olursa, herhangi bir varlığa acı çektirildiğinde [onun] ne hissettiğini o kadar iyi resmedebilirsiniz ve ahlaki duyunuz da o kadar yoğun ve hassas olur … Ve şartlar tarafından, sizi çepeçevre saranlar şeyler tarafından, kendi düşünce ve hayal gücünüzün yoğunluğu tarafından, kendi düşüncenizin ve hayal gücünüzün sizi sevk ettiği dayattığı şekilde davranmaya ne kadar fazla alıştırılırsanız, sizin içinizdeki ahlaki duygunuz [hissiniz] o kadar gelişecektir, o kadar alışkanlık haline gelecektir” (Op.Cit., s. 95). bir insanın etik duyuları kendisi tarafından geliştirilmeli; toplumsal gruplaşmanın bir parçası olarak, topluluğun bir parçası olarak, bireyin zihinsel yetilerini tam [anlamıyla] kullanmasını gerektirir. Kapitalizm ve diğer otorite biçimleri, bireyin hayal gücünü zayıflatıp, topluluğu sekteye uğratırken aynı zamanda [bireylerin] hiyerarşinin ölümcül ağırlığı altında kendi mantıklarını kullanmasına yarayacak çıkış noktalarının sayısını azaltması; kapitalizmdeki yaşamın, diğerlerine karşı katı bir saygısızlık ve etik davranışlardan yoksunlukla damgalanması hiç de şaşırtıcı değildir.Bu unsurlara eşlik eden [bir diğer unsur da] toplum içindeki eşitsizliğin oynadığı roldür. Eşitlik olmadan gerçek bir etik olamaz, çünkü “Adalet Eşitlik demektir … ancak diğerlerini kendilere eşit görenler kural[lar]a uyacaklardır: ‘Başkalarının sana yapmasını istemediği şeyleri onlara yapma’. Açıktır ki bir serf-sahibi veya köle tüccarı, … serfler (veya köleler) söz konusu olduğunda, (insanları araç olarak değil de, kendi başlarına amaç olarak ele alma) ‘kategorik zorunluluğunu tahakkümünü’ fark edemez, çünkü onlara eşitler olarak bakmaz”. Bu nedenle, “günümüz toplumunda belli bir ahlak düzeyini korumanın önündeki en büyük engel toplumsal eşitliğin yokluğunda yatar. Gerçek eşitlik olmadan, adalet duygusu asla evrensel olarak gelişemez, çünkü ‘Adalet, Eşitliğin kabul edilmesi demektir’ ” (Peter Kropotkin, Evrim ve Çevre, s. 88 ve s. 79).