Odanın ortasında küçük bir mangal var. Çoğu kömür beyaza
küle dönmüş, ama biri hâlâ yandığına göre, birisi kısa süre
önce buradaymış. Ve kokuya, eski teneke kutulara ve battaniyelere bakılırsa, sadece bir kişi de değilmiş.
Topluluksuzların, birbirinden uzak yaşadıklarını sanırdım.
Şimdi bu odaya bakarken, bu sonuca nereden vardığımı merak etmekten kendimi alamıyorum. Neden bizim gibi onlar da
gruplar oluşturmasın ki? Bir yere ait olma, bizim doğamızda var.
Biri sertçe, “Burada ne işin var?” diye sorduğunda, elektrik çarpmışa dönüyorum. Hızla arkama döndüğümde diğer
odada bembeyaz suratı kirle kaplı bir adamın, eski püskü bir
havluyla ellerini sildiğini görüyorum.
“Ben sadece…” Mangala bakıyorum. “Ateşi gördüm.
Hepsi bu.”
“Ya.” Adam, havlunun bir ucunu arka cebine tıkıştırıyor.
Siyah Dürüstlük pantolonunda mavi Bilgelik kumaşından yamalar var ve gri Fedakarlık gömleği benimkiyle aynı. Bir değnek kadar sıska olsa da güçlü görünüyor. Canımı yakabilecek
kadar güçlü, ama böyle bir niyeti olduğunu sanmıyorum.
“Sanırım teşekkür etmeliyim,” diyor. “Gerçi burada telaş
edilecek ateş falan yok.”
“Görebiliyorum,” diyorum. “Burası ne böyle?”
“Evim,” diyor adam, buz gibi bir gülümsemeyle. Bir dişi
eksik. “Misafir geleceğini bilmiyordum, o yüzden ortalığı
toplayamadım.”
11