dorda ilerleyip ön kapıdan çıkarak otobüs durağına gidecekler.
Diğer herkes onlardan önce otobüse binsin diye bir saat beklemeyi göze alacaklar. Bu sessizliğe daha ne kadar dayanabileceğimden emin değilim.
Onların ardından gitmek yerine çaktırmadan yan kapılardan birinden, okulun yanındaki sokağa çıkıyorum. Daha önce
de buradan çıkmıştım, ama genellikle görülmek ya da duyulmak istemediğimden sessizce kaçarım. Bugünse koşmaktan
başka bir şey istemiyorum.
Sokağın sonuna koşup boş caddeye çıkıyorum, kaldırımın
üzerindeki bir su çukurunun üzerinden atlıyorum. Rüzgârla
birlikte üzerimde dalgalanan Fedakarlık ceketimi omuzlarımdan düşürüp bir bayrak gibi havaya kaldırıyorum, sonra
rüzgâra teslim ediyorum. Koşarken kollarımı dirseklerime kadar sıvıyorum, gücüm tükenmeye başladığından deparımı yavaşlatıyorum. Şehir iki yanımda akıp giderken bulanıklaşıyor,
binalar birbirinin içine geçiyor. Yeri döven ayakkabılarımın
sesini, sanki başka birinden geliyormuş gibi duyuyorum.
Sonunda durmam gerekiyor, çünkü kaslarım yanıyor.
Fedakarlık bölgesiyle Bilgelik merkezi, Dürüstlük merkezi ve
ortak yaşam alanlarımızın gerisinde kalan topluluksuzların
yaşadığı çöplük alandayım. Bütün topluluk toplantılarımızda
liderlerimiz, genellikle babamı da ikna ederek topluluksuzlardan korkmamamız gerektiğini, onlara hastalıklı ve kayıp yaratıklar gibi değil, insan gibi davranmamız gerektiğini söylerler.
9