nın daha da yavaşlayışını hayretle izledim. Molozlar havada,
zamanda donmuş renkli şeritler gibi asılı kalırken bir dizi kurşun,
atmosferi yavaşça esneterek bana doğru uçtu. En yakınımdaki
kurşunu inceledim. Beni öldürmeye gelen kurşunu. Metal akkor
gibiydi, o kadar hızlı ilerlediğinden sürtünme metali hemen
ısıtmıştı. Sonra büyük bir güç beni yere fırlatıp nefesimi keserken
dünya eski hızına kavuştu, izlediğim kurşunlar pıtırtı sesleriyle
başımın üzerindeki duvara gömüldü.
Ve başta görüş alanım olmak üzere her şey karardı, karanlık
etrafımı sardı, ben de güzelim, kapkara bir boşluğa düştüm.
Gözlerim bana birkaç saniye gibi gelen bir süreden sonra
kırpışarak açıldı ve kendimi tanımadığım, pul pul dökülmekte
olan bir tavana doğru yükselirken buldum. Aşağıda kalan
bedenime baktığımda, başımın etrafında kavisli bir biçimde
büyüyen bir kan gölcüğü gördüm. Sonra beni gökyüzüne doğru
kaldıran karanlık şekle baktım ve yumruklarımı sıktım.
Kahrolası Ölüm. Kıçına tekmeyi basacaktım.
Kolumu onun elinden çekip kurtardım ve Dünya’ya düştüm.
Reyes
hemen
önüme
dikildi;
kara
cüppesi
arkasında
dalgalanıyordu. Ama o sırada çoktan savurduğum kolum Reyes’m
çenesine isabet etti.
Reyes başlığını indirip kusursuz yüzünü ortaya çıkardı ve
“Bunu neden yaptın?” diye sordu.
“Ah.” Mahcup mahcup omuz silktim. “Senin Ölüm olduğunu
sandım.”
Reyes’m yüzünde bir sırıtış belirdi ve çekici gamzelerini ortaya
çıkardı, benim de sırtımda bir ürperti dolaştı. “O sensin” dedi
kaşlarını alaycı bir tavırla kaldırarak.
“Evet, Ölüm benim. Bunu biliyordum.” Pek de çekici olmayan
bir biçimde yere serilmiş olan vücuduma baktım. “Ee, öldüm mü?”