Murtaugh* olduğunu anlamak zordu, ama belli ki ikisi de onların
şeytani
versiyonlarıydı.
Yüzlerini
neden
çıkaramadığımı
da
çözdüm. Suratlarında takım elbiselerine pek yakışmayan kar
maskeleri vardı.
Çok geçmeden bir sandalyeye bağlı olmanın, sanıldığından çok
daha rahatsız edici olduğunu fark ettim, ipler bileklerimi ve
kollarımın üst kısımlarını kesiyor, zavallı Tehlike ile
Will
Robinson’ı gereksiz yere sıkıştırıyordu. Bir daha eskisi gibi
olamayacaklardı.
“Şey,
şeker
numarasını
denedim”
diyen
Angel
hoplayıp
sıçramaya, adamların tam olarak ne yaptığını görmeye çalışmaya
devam etti. “Bilirsin işte, bana söylediğin gibi, ama kedisi şekeri
yalarken ‘Charley’nin yardıma ihtiyacı var’dan çok ‘Lil kıç sever’e
benzeyen bir tavırdaydı.”
“Ubie’nin kedisi mi var?”
Öyle hızlı bir hareket parıltısı gördüm ki, sağımdaki paslı bir
lavaboya baktığımı bile son anda fark ettim. O anda çenemde
keskin bir acı hissettim ve başıma geleceklerin ne kadar berbat
olduğu kafama dank etti. Of, işkenceden nefret ediyordum.
“Bana yine vurdunuz” dedim tuhaf bir öfkeye kapılarak.
“Yok ya?” dedi Şeytani Riggs. Çok bilmiş.
“Beynimin bir kısmı acıyor. Beynimin o kısmına ne dendiğini
ve işinin ne olduğunu öğrenmek istiyorum.”
Şeytani Riggs duraksadı. “Bayan, beyninin o kısmına ne
dendiğini bilmiyorum.” En iyi arkadaşına döndü. “Sen biliyor
musun?”
Şeytani Murtaugh, “Dalga mı geçiyorsun?” dedi. Ama so rusunun samimi olmadığını hissettim.
Beni
kaçırdıklarından
şiddetle
kuşkulandığım
adamların
kimliğini tespit etmek için elimden geleni yaptım, ama bir türlü
odaklanamıyordum.
Bana verdikleri şey şahaneydi.
almam şarttı.
* Cehennem Silahı filmindeki polisler, (yay.n.)
Tarifini