zeyen bir yere sürüklerken, “Bana vurdunuz” dedim. Sonsuz bir
kabalıkla,
ikisi de
cevap
vermedi,
ben de
açık
seçik
ko -
nuşmadığımı fark ettim. Ayaklarım bağlıyken yürümenin de
neredeyse imkânsız olduğu ortaya çıkmıştı. Neyse ki silahlı bir
korumam vardı. Bu, kendimi tuhaf bir biçimde önemli hissetmeme
sebep oluyordu. Kendi korumalarıma ihtiyacım vardı. Maksimum
güvenlikli
kaçırılmama
bir
programın
engel
uygulanması
olmayacak,
kendime
yalnızca
olan
gelecekte
güvenimi
de
artıracaktı ve güven ne kadar artarsa, insan o kadar mutlu
olurdu.
Angel, kızgın tavadaki bir çekirge gibi hoplayıp sıçrayarak,
“Ne
yapacağım?”
dedi.
Onu
görmek
zaten
güçtü.
Dilimin
kalınlığının ötesinde bir şeye odaklanamıyor gibiydim.
Kelimeleri yuvarlayarak, “Ubie’yi çağır” dedim.
“Sence bu aklıma gelmemiş midir? Sen komadaki hasta taklidi
yaparken ona ulaşmaya çalıştım, Rip Van. Şu anda panik içinde,
sana telefon etmeye çalışıyor. Büyük teyzen Lillian’m ona
musallat olduğunu sanıyor.”
Korumalarım beni kırık dökük, tek kişilik bir tuvalete
benzeyen bir odanın eşiğinden geçirdiler. Odanın ucunda bir
yerde, bir sandalye duruyordu ve yanında üzerinde çeşit çeşit,
bulanık işkence aletleri olan bir şifoniyer vardı, iğneler, bıçaklar,
tek bir amaçla tasarlanmış olan metal aygıtlar. Hiç olmazsa
korumalarım biraz çaba göstermiş, ödevlerini yapmış ve odayı
hazırlamışlardı. Ben, işkence edip çöle gömecekleri, sıradan bir
kız değildim. İşkence edilmek ve çöle gömülmek üzere özellikle
seçilmiştim. Kendime olan güvenim çoktan artmıştı.
Adamlar beni sandalyeye bağlama amacıyla pat diye otur turken, “Peki, Ubie neden Lil Teyzenin ona musallat olduğunu
düşünüyor?” diye sordum.
Korumalarımdan biri, “Kiminle konuşuyor bu?” diye sordu.
Diğer koruma homurdandı. Hangisinin Riggs, hangisinin