üzerine çökmesi, adamın ona yeşil gözlerinde kadını tanıdığını
gösteren bir pırıltıyla bakması da olabilirdi. Daha önce bir ölünün
canlı bir insana zarar verdiğini hiç görmemiştim -bunu yapıp
yapamayacaklarını bile bilmiyordumama bu adamı yere düşürmek
zorunda kalmayı hiç istemiyordum. Adam acayip iriyarıydı. Ve
onu görebilen tek kişi ben olduğumdan, göze epeyce tuhaf
görünecektik.
“Ben... söylediğiniz şey hakkında hiçbir şey bilmiyorum” dedi
kadın.
Kadının sesindeki, onu ele veren titremeyi kaydederek, “2000
model beyaz Taurus’unuzla evsiz bir adama çarptınız, onu
arabanızın bagajına kapattınız, sonra da ölmesini bekle diniz. Bu,
olanları özetliyor mu?”
Göz ucuyla Garrett’a baktım, çenesinin kasıldığını gördüm;
sorgulama tarzımdan endişe mi duyduğunu, yoksa kadının yaptığı
şeye mi öfkelendiğini bilemiyordum.
Bagajdaki ölü berrak, sert ve tok bir sesle, “Coal Caddesi’nde
oldu” dedi. Sesi önce beni irkiltti, ama deliler bile arada bir net
bir biçimde düşünürlerdi. Sonra adam bana döndü ve sert bakışlarıyla beni olduğum yere mıhladı. “İster inan iste r inanma, bir
otoparkta oldu.”
Şaşkınlıktan tizleşen sesimle, “Ona bir otoparkta çarptınız,
değil mi?” diye sordum. Garrett yanımda kıpırdandı; nereye
varmaya
çalıştığımı
merak
ediyordu.
Bunu
ben
de
merak
ediyordum.
Bu kez kadının gözleri irileştiğinde, yüzünde inkâr edilemez
bir suçluluk belirdi. “Ben... kimseye çarpmadım.”
Adam yüzünde anıların iziyle, “Çok sarhoştu” dedi. “Ayakta
duramayacak kadar sarhoştu ve bana iyileşeceğimi, arabanın
arkasına oturmamı söyledi.”
“Ona arabanızın arkasında oturmasını söylediniz” derken kadını
suçlayıcı bakışlarımla delik deşik ettim, “içkiliydiniz.” Bayan
Liedell kendisine kamera şakası yapılmadığından