müştüm. Ölülere, kendilerini kimin hakladığını sorabildiğinizde,
cinayetleri çözmek daha kolay oluyordu.
“Karakolda kayıp vakalarıyla kimin ilgilendiğinden emin
değilim. Kadının kocasıyla da konuşmamız
gerekecek.
Adı
neydi?”
Peşimden tuvaletten çıkan Cookie, “Warren” dedi.
Tuvaletten çıkarken aklımdan bir liste çıkardım. Kahve mizin
parasım ödedikten sonra Brad’e gülümseyip kapıya yöneldim.
Maalesef, eli silahlı, sinirli bir adam bizi tekrar içeri itti.
Yalnızca kafeyi soymaya geldiğini sanmak, biraz saflık olurdu.
Cookie birden durdu, sonra içini çekti. Hayretle, “Warren”
dedi.
Uysal yüzü öfke ve korkuyla çarpılan adam, “O burada mı?”
diye sordu.
Burnu kalkık bir 38’lik önüne çıktığında, en sert polisin bile
dizlerinde
derman
kalmazdı.
Belli
ki
Cookie’de,
Tanrı’nm
sincaplara verdiği kadar bile akıl yoktu.
Cookie adamın tepesine bir tokat patlatarak, “Warren Jacobs”
dedi.
“Ay!” Adam, Cookie’nin vurduğu yeri ovarken, Cookie silahı
alıp çantasına attı.
“Biri kazara ölsün mü istiyorsun?”
Adam en sevdiği teyzesi tarafından azarlanan bir çocuk gibi
omuzlarını düşürdü.
“Burada ne işin var?” diye sordu Cookie.
“Sen telefon ettikten sonra apartmanına gittim, seni takip
edip buraya geldim ve Mimi’nin ortaya çıkıp çıkmayacağını
görmek için bekledim. Ortaya çıkmayınca, içeri girmeye karar
verdim.”
Adam günlerdir yaşadığı endişeden perişan ve aç görünüyordu. Ve karısının kaybolmasından ben ne kadar suçluysam, o
da o kadar suçluydu, insanların duygularını son derece doğ