George, evet anlamında başını salladı. "Bu sene kralla yolculuğa çıkamayacak. Saraydaki
önemini gittikçe yitiriyor."
Yaşlı hanımefendi bir kadının ağır ağır ölümüne doğru ilerlediği o tanıdık hikâyeye anlayışla
başını salladı. "Ya kral? Mary hâlâ gözdesi mi?"
"Hem Mary, hem Anne," eledi George gülümseyerek. "Adamın Boleyn kızlarına karşı bir zaafı
var. Ama favorisi hâlâ Mary."
Büyükannem keskin ve parlak bakışlarını üzerime odakladı. "Sen iyi bir kızsın," dedi beni
tasvip ederek. "Ne kadar burada kalacaksın?"
"Bir hafta," dedim. "İznim sadece o kadar."
"Ya sen?" diye sordu George'a dönüp.
"Sanırım ben de birkaç gün kalırım," dedi George aylakça. "Hever'ın yazları ne kadar güzel
olduğunu unutmuşum. Burada kalıp geri dönme vakti geldiğinde Mary'yi de alıp dönebilirim."
272 ¦ Philippa Gregory
"Ama ben bütün gün çocuklarımla olacağım," diye uyardım onu.
"Benim için bir mahzuru yok," diye gülümsedi. "Arkadaşa ihtiyacım yok. Yazacağım. Sanırım
bu gidişle şair olacağım."
George'un öğüdünü dikkate alıp Catherine'in yanına gitmeden evvel minik döner merdivenden
küçük odama çıkıp bir kâse suyla yüzümü yıkadım, lehimli pencerelerden şatonun etrafındaki
kararmaya başlayan arazileri seyrettim. Bir ambar baykuşunun belli belirsiz beyaz pırıltısını
gördüm, sonra sorgularcasına ötüşünü, ardından eşinin ağaçlıkların arasından cevap verişini
duydum. Hendekte bir balığın atladığını duydum, sonra mavi gri gökyüzünde yıldızların teker
teker yaldız gibi dizilişini izledim. Ancak bunlardan, bütün bunlardan sonra kızımı bulmaya
çocuk odasına gittim.
Taburesinde ateşin önüne oturmuş, kucağında bir kâse sütle ekmek, sütannesinin başka bir
hizmetçiyle yaptığı dedikoduyu dinleyerek kaşığını ağzına götürmek üzereydi. Beni
gördüklerinde iki hizmetçi de yerinden fırladı, sütanne zamanında yetişip kucağından kapmasa
Catherine kâseyi yere devirmek üzereydi. Diğer hizmetçi sabahlığının sa-lınışıyla birlikte
hemen ortadan yok oldu, sütannesi kızımın yanına oturup ateşe fazla yakın olmadığını kontrol
ediyor, yemeğini güzelce yemesini izliyormuş gibi rol yapmaya başladı.
Hiçbir şey söylemeden kargaşa biraz dinene kadar bir koltuğa oturdum. Yemeğinin sonunu
yerken Catherine'i seyredebiliyordum. Sütannesi kâseyi kızımın ellerinden alBOLEYN KIZI • 273
di, başımla odadan çıkmasını işaret ettim ve hiçbir şey söylemeden odayı terk etti.
Elimi sabahlığımın cebine attım. "Sana küçük bir hediye getirdim," dedim. Bu, üzerine güzel bir
yüz çizilip ipe geçirilmiş bir meşe palamuduydu. Anında gülümseyerek elini açtı. Avucu hâlâ
bebek avucu gibi tombul, parmaklan küçücüktü. Palamudu avucuna bırakırken teninin
yumuşaklığını hissettim.
"Ona bir isim verecek misin?"
Hafifçe kaşları çatılınca alnı kırıştı. Altın sarısı saçları arkada toplanmış, geceliğinin başlığı
saçlarını yarı yarıya örtmüştü. Yavaşça başlığının kurdelesine, sonra başlığın kenarlarından
çıkan sapsarı buklelere elledim. Dokunuşum onu irkiltmedi, kendini palamuda vermişti.
"Ona ne isim vereyim?" Mavi gözleri pırıltıyla bana döndü.
"Meşe ağacından yapıldı. O bir meşe palamudu," dedim. "Bu kralın hepimizin dikmesini istediği
ağaç. Büyüyünce gemilerinin yapımında kullanılacak kadar sağlam keresteler veriyor."
"Ona Meşecik diyeyim o zaman," dedi kararlı bir tavırla. Belli ki ne kral, ne de gemileriyle
ilgileniyordu. İpi azıcık gerdiğinde palamut zıplayınca, "Dans ediyor," dedi tatminle.
"Kucağıma oturmak ister misin? Böylece sana Meşecik'in katıldığı büyük bir cümbüşü ve diğer
dans eden palamutların hikâyesini anlatabilirim," dedim.
Bir an durakladı.
"Fındıklar da gelmiş eğlenceye," dedim teşvik etmek için. "Kestaneler de. Muhteşem bir orman
balosu yapmışlar. Galiba böğürtlenler de gitmiş."
274 ¦ Philippa Gregory
Bu kadarı yetti. Taburesinden kalkıp yanıma geldi, onu havaya kaldırdım. Hatırladığımdan daha
ağırdı. Etten, kemikten gerçek bir çocuktu, her gece yatağımda düşlediğim hayal çocuk değil.
Onu dizime oturttum ve sıcaklığıyla gücünü bedenimde hissettim. Başımı sıcacık başlığına
dayayıp buklelerinin boynumu gıdıklayışının keyfini çıkardım. Teninin o tatlı kokusunu, o
muhteşem bebek kokusunu içime çektim.