"Sadece güneşi görüyorum, gölgeleri değil," diye Anne yapıştınverdi. "Sadece gündüzü, geceyi
değil."
"Bana güneş mi diyorsun?" diye sordu Henry.
Anne ona gülümsedi. "Göz kamaştırıcı," diye fısıldadı ve fısıltısı Henry'ye iltifatların en mahremi
gibi olarak ulaştı. "Göz kamaştırıcı."
"Bana göz kamaştırıcı mı diyorsun?"
Anne kralın onu yanlış anlamasına şaşırmış gibi gözlerini kocaman açtı. "Güneş, Majesteleri.
Güneş bugün göz kamaştırıyor."
Hever, Kent'in yemyeşil arazilerinin ortasında küçük, gri kuleli bir adaydı. Doğu kanadında
dikkatsizlikle açık bırakılmış kapıdan içeri girip güneş arkamızda batmak üzereyken atlarımızı
şatoya doğru sürdük. Güneşin altın ışıkları altında çatıdaki karman çorman kırmızı kiremitler
capcanlıydı, duvarların gri taşları hendeğin durgun sularına yansımış, birbiri üzerinde yüzen iki
şato, evimin hayal dünyası gibi görünüyordu. Hendekte iki kuğu vardı, birbirlerini hafifçe
gagalayıp yay çizen boyunlarıyla kalp şekli yapıyorlardı. Etraflarındaki suya yansıyan şatonun
üzerinde kendi yansıma-larıyla birlikte dört kuğuymuş gibi görünüyorlardı.
BOLEYN KIZI ¦ 267
"Hoş," dedi George içtenlikle. "İnsana keşke hep burada olabilsek diye düşündürüyor."
Hendeğin etrafından dolaştıktan sonra bizi nehrin üzerinden götüren düz tahta köprüyü geçtik.
Sazların arasından bir batakçulluğu kümesi havalandı, yorgun atım hayvanların gürültüsüyle
irkildi. Nehrin her iki tarafındaki otlakların samanlarını kesmişlerdi ve havada tatlı bir yeşil
kokusu vardı. Sonra bir bağırtı duyduk, babamın adamlarından birkaçı üniformalarıyla muhafız
odalarından düşe kalka fırlayıp gözlerini güneşten korumak için ellerini siper ederek açılıp
kapanan köprüye dizildiler.
"Genç Lordumla hanımefendi Carey geliyor," diye haykırdı askerlerden biri. Arkadaki
oğlanlardan biri koşarak haberi avluya ulaştırdı. Ziller çalmaya, muhafızlar telaşla odalarından
fırlamaya, hizmetçiler iç avluya doluşmaya başladığında biz de atlarımızı yavaşla