Birkaç saniye sonra çalıların üstündeki bluza, Sophia'nın çoban pantolonu ve diğer
beyaz, süslü çamaĢırları eklendi.
Crozier sadece bakabiliyordu. Gülümsemesi gitmiĢti; ağzı bir ölününki gibi açılmıĢtı.
Gözlerinin yuvalarından fırlayacakmıĢ gibi durduğunu biliyor ama bakıĢlarını baĢka bir yere
çeviremiyordu.
Sophia Cracroft güneĢ ıĢığına çıktı.
Çırılçıplaktı. Kollarını serbestçe sarkıtmıĢtı; parmakları hafif kıvrılmıĢtı. Göğüsleri
çok büyük değildi ama dimdikti ve büyük, pembe göğüs uçlan vardı; göğüs uçlan Crozier'ın
daha önce çıplak gördüğü, fahiĢelerin ya da yerli kadınlarınki gibi kahverengi değildi.
Acaba Ģimdiye kadar bir kadını gerçekten çıplak görmüĢ müydü? Beyaz bir kadını?
O anda görmediğini düĢündü. GörmüĢ olsaydı da bunun hiçbir önemi yoktu.
GüneĢ ıĢığı genç Sophia'nın göz kamaĢtıracak kadar beyaz teni üzerinde
parlıyordu. Vücudunu hiç saklamıyordu. Hâlâ uzanır • vaziyette ifadesiz bir yüzle olanları
izleyen ama cinsel organının giderek daha da sertleĢtiğini hisseden Crozier, kafasında bir
Tanrıça haline getirdiği, Ġngiliz kadınının en mükemmel hali olarak düĢündüğü, karısı ve
çocuklarının annesi olarak hem zihnen hem de duygusal olarak seçtiği bu kadının cinsel
organının üzerindeki tüylerin tıraĢ edilmemiĢ, kasten gür bırakılmıĢ olduğunu görünce
ĢaĢkına döndüğünü fark etti. BoĢ zihnine gelen ilk söz "ele avuca sığmaz" oldu. Sophia
saçlarını açmıĢ, omuzlarına salmıĢtı.
"Geliyor musun, Francis," dedi üzerinde durduğu çimenden. Sesi sanki 'biraz daha
çay alır mısın' dercesine doğal çıkıyordu. "Yoksa öylece bakacak mısın?"
BaĢka bir Ģey demeden mükemmel bir kavis çizerek suya daldı. Beyaz kollar