Benden öteye bakıyor. ‘‘Arkadaşın mı? Tatlıymış.’’
Maggie dinlemiyormuş gibi yapmak için kendini yırtıyor ama dudağı kıvrılıyor ve kendisini ele veriyor. Bir adım
geri çekiliyorum. ‘‘Ben aranıza girmeyeyim.’’
‘‘Ama ben tüm bu yolu seni görmek için geldim, Gabe.’’
Geriliyorum. ‘‘Adımı nereden biliyorsun?’’
Kaşlarını çatıp Maggie’ye tekrar baktıktan sonra dikkati
yeniden bana yöneliyor. Kelimelerini tartıp biçiyor. ‘‘Kardeşini tanırdım.’’
‘‘Ne?’’ Odadaki gürültü tavan yapıyor. Yüksek sesler,
kahkahalar, tokuşturulan kadehler: Gürültüden bir duvar.
Arkasındaki kokteyl şişelerinin bulunduğu raf bulanıklaşıyor. Bara tutunuyorum.
‘‘Ne olduğunu anlat bana,’’ diyor.
Nefes alıp veriyorum. Alıyorum. Veriyorum. Biri
Simon’a sesleniyor.
‘‘Anlat bana,’’ diyor tekrar. ‘‘Sen oradaydın, değil mi?’’
Tüm suçluluk, acı ve öfke bir kalp atışı kadar kısa bir
anda geri geliyor ve beni boğmaya başlıyor. ‘‘Tabii ki oradaydım.’’ Dişlerimi sıkıyorum. ‘‘Arabadaydım.’’
Maggie kolunu belime doluyor. ‘‘Yaylan,’’ diyor ona, sesinde ondan şimdiye dek duymadığım kadar çok zehirle.
Şimdi uzun uzun bakma sırası onda. ‘‘Araba mı? Ne arabası?’’
Ona karanlık bir bakış atıyorum. ‘‘Buna ihtiyacım yok.’’
Maggie’yi itiyorum.
Henüz birkaç adım atıyorum ki çocuk kolumdan yakalıyor. ‘‘Gabe.’’
Kolumu çekip kurtarıyorum. ‘‘Siktir git.’’
Kolumu bırakıyor ve etrafımızdaki yüzlere bakıyor.
İçenlerden birkaç kişi ilgiyle bizi izliyor. Derin bir nefes alıyor ve sonra hiçbir şey olmamış gibi gülümsüyor. ‘‘Haydi
gel, sana bir içki ısmarlayayım.’’
18