Yüzü düşüyor. ‘‘Ah, bebeğim ben öyle demek istemedim—’’
‘‘Kes şunu,’’ diyorum gözlerine bakarak.
‘‘Hayır, cidden, yani, şeyler hakkında konuşmak istersen-’’
Gerçekten bu konuşmayı yapmak istemiyorum. ‘‘Margaret Jane,’’ diyorum, annesini taklit ederek. ‘‘Önemli bir şey
değil.’’
‘‘Ama önemli sayılır, değil mi?’’
Gülümsemeye devam ediyorum. ‘‘Sorun değil.’’ Bu bir
yalan ama söylemesi en kolay olan şey bu.
Sekiz gün sonra Jude öleli bir yıl olacak. O benim ikizimdi.
‘‘Bu sabah çalışman gerekmiyor mu?’’ diye soruyorum.
Maggie mikrodalganın üstündeki saate bakıyor ve içini
çekiyor. ‘‘Gitsem iyi olacak.’’ Koridora doğru iki adım atıp
duruyor. ‘‘Benimle konuşabileceğini biliyorsun değil mi?’’
‘‘Biliyorum. Teşekkürler.’’
Maggie’yi seviyorum. Kazadan beri yanında kendimi
normal hissettiğim tek kişi o. Biliyorum ki o da kayıplardan kendi payını almış biri. Ama bu kahve içerken anlatılacak bir şey değil.
Belki fikrimi değiştiririm diye mutfaktan yavaşça çıkıyor. Laptopu kapamaya gidiyorum. Her kelimeyi biliyorum ama Maggie’nin gözleriyle görebilmek için hikâyeyi
baştan okumam gerek. Cesetlerle dolu bir gece kulübü.
Parlayan dişleri ve kare kafasıyla cehennem zebanisi; bir
kılıçla onun kafasını kesen ben, hem de parlak yeşil gözleri
olan ve sandal ağacı gibi kokan bir adamla birlikte.
Maggie’nin buraya kadar gelebilmesine şaşırdım. Bunun ne kadarını gerçekten rüyalarımda gördüğümü ya da
yeşil gözlü adamın benim yanımda canavarla savaşmak
için ne sıklıkla ortaya çıktığını sormadığına memnunum.
13