TED Meşale Dergisi Haziran 2011 12. Sayı | Page 31

papirüs üzerine yapılanlardır. Avrupa’da minyatürün gelişmesi 8. yüzyılın sonlarına rastlar. 12. yüzyılda ise minyatürün, süslenecek metinle doğrudan doğruya ilgili olması gözetilmeye ve yalnızca dinsel konulu minyatürler değil din dışı minyatürler de yapılmaya başlanır. 17. yüzyıldan sonra fildişi üzerine yapılan minyatürler yaygınlaşır. Daha sonra minyatür sanatına ilgi azalır ve minyatür dar bir sanatçı çevresinin icra ettiği geleneksel bir sanata dönüşür. Selçuklular döneminde Mevlana’nın resmini yapan Abdüddevle ve başka ünlü minyatür sanatçıları yetişir. Osmanlı’da ise Fatih’in resmini de yapmış olan Sinan Bey ve Baba Nakkaş gibi isimleri duyarız. Mustafa Çelebi, Selimiyeli Reşid, Süleyman Çelebi ve Levnî, 18. yüzyılın ünlü nakkaşlarıdır. Bunlardan Levnî, Türk minyatür sanatında bir dönüm noktasıdır. Levnî, geleneksel anlayışın dışına çıkar ve kendine özgü bir biçim geliştirir. Bir Nedeni Olmalı Her şeyi olduğu gibi –aynı ölçülerde, aynı şekilde– kabul edemiyoruz galiba. Bir şeylerin büyük ya da küçük kopyalarını yapmak hem bizi hem de kopyasını yaptığımız şeyi yüceltiyor mu acaba? Bu bir sanat. Neden resim yapıyorsak, neden doğayı taklit yeteneğimizi doğal –ve doğal olmayan– yollarla gösteriyorsak, bu da o yüzden. Neden? “Her canlının yavrusu güzeldir” de ondan. “İşte size kalem kutunuzu yastığa çevirecek sayıda tüykalem üretebilmenizi sağlayacak bir tomar tüy” desem, bana bir minyatür çizebilir misiniz? Bence fırça tutmayı seviyorsanız ve kendinize güveniyorsanız –ki güvenmelisiniz– elbette çizebilirsiniz. Günümüzde minyatür yerini yavaş yavaş bildiğimiz anlamda çağdaş resme bıraktı ama Batı’da olduğu gibi ülkemizde de geleneksel bir sanat olarak varlığını sürdürüyor. 29