Selen GÖKTAY
GEÇMİŞE ÇAM KOZALAĞI BİR ANAHTAR
Bembeyaz bir örtü, bütün ormanı kaplamış. Derin, uzun, yumuşak fakat soğuk. Bir tek kuşun ötüşü bile yok, sessizliğin müziği hakim olmuş ormana. Hem iç ısıtıcı hem de tüyler ürperten bir duygu hissediyorum sessizliğin senfonisini dinlerken. Belki de düşüncelerimle yalnız kaldığım için böyle hissediyorum. Daha fazla katlanamam. Kalkıp gidiyorum masama; üzerinde hasır bir sepet, buz mavisi. O rengi gördükçe kendimi buz küplerinin arasında sıkışmış gibi hissediyorum. Ama içine bakıyorum ve buz tutmuş kalbimin ısındığını duyuyorum, görüyorum. İçinde çam kozalakları var.
Alıyorum beş kozalak, gidiyorum sobama. Sobam çok sessiz, o da koroya eşlik ediyor. Fakat her iyi solistin bir soloya ihtiyacı vardır, diye düşünüyorum. Atıyorum kozalakları içine, sonra yakıyorum. Başlıyor sobam şarkı söylemeye, tek başına. Sonunda düşüncelerimden bir kaçış, diye aklımdan geçiriyorum. Ama o da ne? Sobamın parçası, o sıradan“ Gel yarim ol, ben de senin halin olayım.” parçaları gibi değil. Bu parçada gerçek duygu var, kalbim yanıyor kalbim! Ama çok geç, onu susturamam. Bir söylemeye başladıysa geri dönüş yok …
Üzüntü, kırgınlık, korku, nefret, pişmanlık … Hoşgeldiniz, diyorum onlara ve susuyorum. Susmaktan başka yapabileceğim hiçbir iş yok. Ne de olsa kalbimi gerçek ben değil, onlar yönetiyor. Dikkatimi dağıtacak bir şey arıyorum … Kar! Camdan dışarı bakıyorum ama ne göreyim! Karın içine batmış bir geyik donarak ölmüş. Ağaçlara bakıyorum, kuşların acı dolu suratları. Hepsi donmuş … Daha ötelere bakıyorum, aman tanrım! Bir el, yardım isteyen bir el karın içinde! Titriyorum, kafamı öne eğiyorum. Gülüyorlar bana, gülüyor o bütün“ aşağılık” dediğim duygular …
Aniden gözlerimi açıyorum. Bütün bunlar rüya mıydı?.. Hayır, artık gerçek ne bilmiyorum. Bir mezarlığın önündeyim, hava soğuk ve etraf karlı. Arkaya doğru bir adım atıyorum ve bir şeye çarpıyorum. Bir de ne göreyim! Görebileceğim en büyük mezar taşı! Üzerinde yazanı okumadan koşmaya başlıyorum. Mezar taşları çoğalıyor. Hayır, bunlar ölen insanlara ait değil. Bunların hepsi yarıda kalan arkadaşlıklar, acıklı anılar, korkular ama hepsi benim. Ben koşarak geriye gitmişim. Aksi yöne koşmaya başlıyorum fakat o da nesi? Geriye kayıyorum, hiç ulaşamamış olduğum bir hızla. Neredeyse bıçaklanan bir insanın ani ölüm süresinin hızıyla …
Gözlerimi ikinci bir kere açıyorum kulübemde olmak dileğiyle. Dilekler bana işlemez. Ama, başımda biri var. İnsan mı değil mi anlayamıyorum, parlıyor. Beni ayağa kaldırıp bana sarılıyor.“ Merak etme tatlım, Mutlu Gerçekler yanında” diyor. Adı bu mu? Sonunda, olumlu bir işaret.“ Kendini fazla yoruyorsun, korkuyorsun biliyorum fakat merak etme bunu birlikte aşacağız.” diyor ve el ele tutuşup yürümeye başlıyoruz. Ağlayan çocuk sesleri duyuyorum, korktuğumu hissedip bana sarılıyor.“ Umursamadığın sürece yolun kısa ve sessiz olacak, rahatlayacaksın.” deyip yanağımdan öpüyor. Gülümsüyorum ve yürüyoruz. İlerledikçe içimi özgüven ve mutluluk kaplıyor, başa yaklaşıyoruz. Sonunda başlangıç noktama geliyoruz ve bir bakıyorum büyük mezar taşı yıkılmış!“ Başardın.” diyor ve bana son defa bakıyor. Gideceğini anlıyorum fakat bana“ Ben kalbindeyim ve hep öyle olacağım.” diyor ve … Uyanıyorum gülümseyerek. Soba hâlâ yanıyor ama bu sefer mutlu bir parça söylüyor: Ah şu çam kozalakları...
165
167