POWERBOATS&YACHTS MAGAZINE | Seite 157

rolünü canlandıran Helen Mirren gene müthiş bir oyunculuk gösterisi sergilemekte. “Hitchcock” kaçırılmaması gereken yapımlardan. HolyMotors, bizlere sinemasal bir yolculuk vaat ediyor. Fransız yönetmen LeosCarax, uzun bir aradan sonra hayli deneysel olan yeni eseri ile izleyicisini de sınıyor. Yapılmak istenen sınama; izleyicinin kısa hikâyelerdeki karakterlerle özdeşleşip, kendi sinemasal birikimlerini de gözden geçirmeleri üzerine. Tam bir karakter sineması örneği olan yapımda, kısa hikâyelerin bir birine geçişleri de bir yol hikâyesi yapısında sunulmuş. Her sene bir elin beş parmağını geçemeyecek derecede nitelikli eserlere şahit olan sinefiller için HolyMotors bulunmaz bir nimet. DenisLavant’ın oyunculuğu ile neredeyse tek başına sırtladığı yapım, bir birinden bağımsız kısa hikâyelerden oluşuyor. Hikâye geçişleri kesmelerden oluşmayıp, karakterin bir makyaj odası gibi kullandığı limuzinde gerçekleşiyor. Lavant’ın bir iş adamı kılığında sabah evinden çıkışıyla ve akabinde özel limuzinine binişiyle başlayan yapım, karakterin randevu defterine bakmasıyla kaç farklı karaktere bürüneceği bilgisi de bizlere veriliyor. Defterde yazan her bir randevu, karakterin bürünmesi gereken kişilik ve kısa hikâyedir. HolyMotors, kuşkusuz Deniz Lavant açısından hayli zorlu bir iş. Yapımda nerdeyse bir düzine karaktere hayat veren usta oyuncu, her birinin ruhuna bürünmeyi ustalıkla başarıyor. Daha önce birçok kez birlikte çalıştığı LeosCarax’ın favori oyuncusu kendisi. Yapımda, her bir hikâye farklı temalar da olduğu için anlatılmak istenen çok fazla şey varmış gibi gözükebilir. Lavant, sinemayı anlatıyor. Sinemanın “mış”,”gibi” yapma sanatı olduğu vurgusuna değiniyor. Bu sanatın ayrıca gerçek Dünya ile olan sıkı bağının yadsınamaz olduğu gerçeğine de vurgu yapıyor. Karakterin her bir büründüğü karakter, gerçek yaşamda sıkça karşılaştığımız ve gördüğümüz insan profilleri. Farklı sosyal statü ve karakterde olan bizler, bazen statü değişikliği isteyebiliyoruz. Lavant’ın canlandırdığı karakter, kimliği ve yeri olmayan her gün bir başkası olduğunda gerçekliğini bulan ve kendisini buna adayan birisi. Yapımın sonlarına doğru karakterin neden limuzin içinde sürekli farklı karakterlere büründüğü ve kim olduğu konusunda ipucu verilse de şüphesiz LeosCarax’ın meselesi çok farklı yönde. Carax’ın yapmaya çalıştığı, sinema üzerine bir güzelleme ve bu sanatın durumu ile ilgili. Bizler sinema izleyicileri olarak 7. Sanat ile ilk tanışmamızdan bu yana birçok farklı türde esere şahit olduk. Kimi eserleri çok sevdik ve kimilerini ise hiç sevmedik. Kimi eserleri izlerken uyuduk bile. Bazı karakterleri kendimiz ile özdeşleştirip, onlar gibi olmak istedik. Carax’ın da parmak bastığı nokta tam da bu. Yapımın ilk sahnesinde yatağında uyuyan karakter derinden gelen bir ses ile uyanır ve ardından sesin geldiği duvarı açıp bir sinema salonunun içine girer. Siyah beyaz ve birbirini tekrar eden görüntülerin önünde izleyicilerin hepsi uyur vaziyettedir. Carax, açılış sahnesinde hiçbir metaforik anlatıma girmeden sinemanın şu anki ruhsuz durumunu gözler önüne seriyor. Açılıştaki karakter yönetmenin ta kendisi olup, yatağından kalkıp sinema perdesine bakması onun 13 yıl sonra sinemaya neden tekrar döndüğünün bir vurgusudur. Sinema sanatı giderek bir kısır döngünün içine girmiş ve izleyiciye sürekli aynı saçmalıklar sunulmaktadır. Carax, izleyicisine bir farkındalık kazandırmak istiyor. Kısa hikâyelerinde referanslarını sinema tarihinden alan Carax, bu eseri ile bizleri deneysel bir yolculuğa davet ediyor. KylieMinogue ve Eva Mendes yapımdaki hoş sürprizler. Fransız yönetmen Jacques Audiard yönetiminde ülkemize gecikmeli olarak gösterime giren Rust And Bone (Pas ve Kemik), ilk bakışta duygusal bir aşk hikayesi izlenimi veren fakat ilerledikçe katmanlara ayrılan nitelikli bir yapım. Hayatını yasadışı dövüş sporuyla kazanan Alain van Versch’in (Matthias Schoenaerts) kaderi katil balina eğitmeni olan Stephanie (Marion Cotillard) ile kesişir. Stephanie’nin balina gösterisi sırasında trajik bir kaza sonucunda bacaklarını kaybetmesi, ikili arasındaki sıra dışı ilişkinin de başlangıcına sebep olacaktır. Göz yaşartıcılık potansiyeline sahip hikâyeyi yönetmen Jackues Audiard, ustaca ele alıp farklı bir eksene taşımayı başarmış. Tekinsiz bir atmosfer eşliğinde baba oğul planıyla açılan yapım, ilk sahnelerinde arka fondaki parlak ışık kullanımı ile hemen dikkat çekmekte. Kaybeden bir karakter olan Alain, oğlu ile birlikte uzun zamandır görmediği ablasına olan ziyareti sırasında üzerlerine düşen parlak yansımalar görece aydınlığa ulaşacaklarının ilk sinyalleridir. Keza, Stephanie’nin kaza ve sonrasında Alain ile olan karşılaşmasına kadar olan süreçte de sürekli yüzüne düşen güneş ışığı aynı alt metnin bir göstergesidir. Alain ve Stephanie’ni ilişkilerinin başlamasından itibaren parlaklık yerini matlığa bırakıyor. Buradaki matlık, iki karakterin durumlarının eşitlendiğini sembolize ediyor. Alain, farkında olmadan Stephanie’nin umut ışığı görevini üstlenip kaybeden olmaktan çıkıp kazanana dönüşür. Başına buyruk biri olan Alain, bu süreçte oğluyla olan ilişkisini biraz daha derinleştirip, Stephanie sayesinde sorumluluk bilincinin de farkına varır. Acıma duygusunun haricinde, Stephanie’yi mutlu etmekten keyif almaya başlar. Jacques Audiard, karakter odaklı bu çalışmasında zıt iki kutbun birbirlerine karşı olan çekimine yoğunlaşıyor. Stephanie kaza sonrası kaybettiği güç ve özgüveni Alain’de buluyor. Alain, atletik vücudu ve kendine güvenen tavrıyla Stephanie’nin kaybettiği uzvunun tamamlayıcısıdır adeta. Hayata karşı duruşunu kaybedecekken, yere Alain sayesinde tekrardan basmaya başlar. İkili arasında yaşanan ilişki zaman zaman kaçan ve kovalanan durumuna da düşmekte. Başlarda yaşanan dostluk zamanla yer