rolünü canlandıran Helen Mirren gene müthiş bir
oyunculuk gösterisi sergilemekte. “Hitchcock”
kaçırılmaması gereken yapımlardan.
HolyMotors, bizlere sinemasal bir yolculuk vaat
ediyor. Fransız yönetmen LeosCarax, uzun bir
aradan sonra hayli deneysel olan yeni eseri ile
izleyicisini de sınıyor. Yapılmak istenen sınama;
izleyicinin kısa hikâyelerdeki karakterlerle
özdeşleşip, kendi sinemasal birikimlerini de gözden
geçirmeleri üzerine. Tam bir karakter sineması
örneği olan yapımda, kısa hikâyelerin bir birine
geçişleri de bir yol hikâyesi yapısında sunulmuş.
Her sene bir elin beş parmağını geçemeyecek
derecede nitelikli eserlere şahit olan sinefiller için
HolyMotors bulunmaz bir nimet. DenisLavant’ın
oyunculuğu ile neredeyse tek başına sırtladığı
yapım, bir birinden bağımsız kısa hikâyelerden
oluşuyor. Hikâye geçişleri kesmelerden oluşmayıp,
karakterin bir makyaj odası gibi kullandığı
limuzinde gerçekleşiyor. Lavant’ın bir iş adamı
kılığında sabah evinden çıkışıyla ve akabinde özel
limuzinine binişiyle başlayan yapım, karakterin
randevu defterine bakmasıyla kaç farklı karaktere
bürüneceği bilgisi de bizlere veriliyor. Defterde
yazan her bir randevu, karakterin bürünmesi
gereken kişilik ve kısa hikâyedir.
HolyMotors, kuşkusuz Deniz Lavant açısından
hayli zorlu bir iş. Yapımda nerdeyse bir düzine
karaktere hayat veren usta oyuncu, her birinin
ruhuna bürünmeyi ustalıkla başarıyor. Daha önce
birçok kez birlikte çalıştığı LeosCarax’ın favori
oyuncusu kendisi. Yapımda, her bir hikâye farklı
temalar da olduğu için anlatılmak istenen çok
fazla şey varmış gibi gözükebilir. Lavant, sinemayı
anlatıyor. Sinemanın “mış”,”gibi” yapma sanatı
olduğu vurgusuna değiniyor. Bu sanatın ayrıca
gerçek Dünya ile olan sıkı bağının yadsınamaz
olduğu gerçeğine de vurgu yapıyor. Karakterin her
bir büründüğü karakter, gerçek yaşamda sıkça
karşılaştığımız ve gördüğümüz insan profilleri. Farklı
sosyal statü ve karakterde olan bizler, bazen statü
değişikliği isteyebiliyoruz. Lavant’ın canlandırdığı
karakter, kimliği ve yeri olmayan her gün bir başkası
olduğunda gerçekliğini bulan ve kendisini buna
adayan birisi. Yapımın sonlarına doğru karakterin
neden limuzin içinde sürekli farklı karakterlere
büründüğü ve kim olduğu konusunda ipucu verilse
de şüphesiz LeosCarax’ın meselesi çok farklı yönde.
Carax’ın yapmaya çalıştığı, sinema üzerine bir
güzelleme ve bu sanatın durumu ile ilgili.
Bizler sinema izleyicileri olarak 7. Sanat ile ilk
tanışmamızdan bu yana birçok farklı türde esere
şahit olduk. Kimi eserleri çok sevdik ve kimilerini
ise hiç sevmedik. Kimi eserleri izlerken uyuduk
bile. Bazı karakterleri kendimiz ile özdeşleştirip,
onlar gibi olmak istedik. Carax’ın da parmak bastığı
nokta tam da bu. Yapımın ilk sahnesinde yatağında
uyuyan karakter derinden gelen bir ses ile uyanır
ve ardından sesin geldiği duvarı açıp bir sinema
salonunun içine girer. Siyah beyaz ve birbirini
tekrar eden görüntülerin önünde izleyicilerin hepsi
uyur vaziyettedir. Carax, açılış sahnesinde hiçbir
metaforik anlatıma girmeden sinemanın şu anki
ruhsuz durumunu gözler önüne seriyor. Açılıştaki
karakter yönetmenin ta kendisi olup, yatağından
kalkıp sinema perdesine bakması onun 13 yıl sonra
sinemaya neden tekrar döndüğünün bir vurgusudur.
Sinema sanatı giderek bir kısır döngünün içine
girmiş ve izleyiciye sürekli aynı saçmalıklar
sunulmaktadır. Carax, izleyicisine bir
farkındalık kazandırmak istiyor. Kısa hikâyelerinde
referanslarını sinema tarihinden alan Carax,
bu eseri ile bizleri deneysel bir yolculuğa davet
ediyor. KylieMinogue ve Eva Mendes yapımdaki
hoş sürprizler. Fransız yönetmen Jacques Audiard
yönetiminde ülkemize gecikmeli olarak gösterime
giren Rust And Bone (Pas ve Kemik), ilk bakışta
duygusal bir aşk hikayesi izlenimi veren fakat
ilerledikçe katmanlara ayrılan nitelikli bir yapım.
Hayatını yasadışı dövüş sporuyla kazanan Alain
van Versch’in (Matthias Schoenaerts) kaderi katil
balina eğitmeni olan Stephanie (Marion Cotillard)
ile kesişir. Stephanie’nin balina gösterisi sırasında
trajik bir kaza sonucunda bacaklarını kaybetmesi,
ikili arasındaki sıra dışı ilişkinin de başlangıcına
sebep olacaktır. Göz yaşartıcılık potansiyeline sahip
hikâyeyi yönetmen Jackues Audiard, ustaca ele alıp
farklı bir eksene taşımayı başarmış.
Tekinsiz bir atmosfer eşliğinde baba oğul planıyla
açılan yapım, ilk sahnelerinde arka fondaki parlak
ışık kullanımı ile hemen dikkat çekmekte. Kaybeden
bir karakter olan Alain, oğlu ile birlikte uzun
zamandır görmediği ablasına olan ziyareti sırasında
üzerlerine düşen parlak yansımalar görece aydınlığa
ulaşacaklarının ilk sinyalleridir. Keza, Stephanie’nin
kaza ve sonrasında Alain ile olan karşılaşmasına
kadar olan süreçte de sürekli yüzüne düşen güneş
ışığı aynı alt metnin bir göstergesidir. Alain ve
Stephanie’ni ilişkilerinin başlamasından itibaren
parlaklık yerini matlığa bırakıyor. Buradaki matlık,
iki karakterin durumlarının eşitlendiğini sembolize
ediyor. Alain, farkında olmadan Stephanie’nin
umut ışığı görevini üstlenip kaybeden olmaktan
çıkıp kazanana dönüşür. Başına buyruk biri olan
Alain, bu süreçte oğluyla olan ilişkisini biraz daha
derinleştirip, Stephanie sayesinde sorumluluk
bilincinin de farkına varır. Acıma duygusunun
haricinde, Stephanie’yi mutlu etmekten keyif
almaya başlar.
Jacques Audiard, karakter odaklı bu çalışmasında
zıt iki kutbun birbirlerine karşı olan çekimine
yoğunlaşıyor. Stephanie kaza sonrası kaybettiği
güç ve özgüveni Alain’de buluyor. Alain, atletik
vücudu ve kendine güvenen tavrıyla Stephanie’nin
kaybettiği uzvunun tamamlayıcısıdır adeta.
Hayata karşı duruşunu kaybedecekken, yere Alain
sayesinde tekrardan basmaya başlar. İkili arasında
yaşanan ilişki zaman zaman kaçan ve kovalanan
durumuna da düşmekte. Başlarda yaşanan
dostluk zamanla yer