CINE CRITIC
2013’TE İZ BIRAKANLAR
Buğra Şendündar • Sinema Eleştirmeni • bugra@powerboatsandyachtsdergisi.com
2013
, sinemaseverler açısından tatmin
edici bir yıldı. Bilim-Kurgu, drama ve
bağımsız sinemanın nitelikli yapımlarına ev sahipliği
yapan bir seneydi. Uzun bir süredir sinemaya uzak
kalan ve Holy Motors (Kutsal Motorlar) ile tekrar
harika bir çıkış gerçekleştiren usta isim Leos Carax,
bu son eseri ile kan kaybetmeye başlayan Dünya
sinemasına dikkat çekip seyircisine adeta bir sinema
dersi verdi. Son 10 yıldır sürekli hayal kırıklığı
yaşayıp bilim-kurguya küsen izleyici, tür olarak
bilim-kurgu olmamasına rağmen Gravity (Yerçekimi)
ile lezzetli bir yemeğin damakta bırakmış olduğu
tadı tekrar hissetti. Artık unutulmaya yüz tutmuş
bir tür haline gelen “yarış filmleri” yönetmen Ron
Howard sayesinde tekrar hatırlandı. Rush (ZAFERE
HÜCUM), iki azılı Formula 1 yarışçısını karşı karşıya
getiren 70’lerde yaşanmış gerçek bir öyküydü. Bu
yapım hem Formula arabalarında yaşanan adrenalin
duygusunu hissettirdi hem de 2013 yılını kapatan
başarılı bir yapımdı. 2013 senesinde birçok iyi
yapımlarla karşılaştık. Hitchcock, Holymotors ve
Rust And Bone, geçtiğimiz yıl farklı türlerde çıkan en
önemli yapımlardı.
Fritz Lang (Metropolis – 1927), Sergei M. Eisenstein
(Bronenosets Potyomkin – 1925), Dziga Vertov
(Cheloveks Kino-Apparatom – 1929), Charles
Chaplin (The Great Dictator -1940) ve Orson
Welles (Citizen Kane – 1941) gibi yönetmenlerin
ortak özelliği, her birinin günümüz sinemasının
temel elementlerini farklı bakış açılarıyla
oluşturmalarıdır. Fristz Lang, Metropolis ile işçi
sınıfının yanında ve kapitalist düzenin karşısındaki
duruşuyla sinemanın sadece güldürü sanatı
olarak değil bozulan ve yanlış giden düzenin bir
154
dergi.indd 154
POWERBOATS&YACHTS
eleştirisi olarak da kullanılabileceğini ispatlamıştır.
Güzümüz sinemasının kurgu tekniği ve kamera
kullanımının kurallarının Vertov ve Welles 20’li
ve 40’lı yıllarda çoktan sağlamlaştırmıştı bile.
Hitchcock’u farklı kılan ise gerilim sinemasının
kurallarını belirlemesidir. North By Northwest
(1959), Psycho (1960) ve The Bird’s (1963) ile bizlere
adeta gerilim nasıl oluşturulur? dersi vermiştir. Artık
burun kıvrılan ve 80’lerde bir furya haline gelen
“Teen Slasher” filmlerinin referanslarını (güncel
eli bıçaklı katil yapımlarının bile...) Hitchcock’un
Psycho’sundan almış olduğunu rahatlıkla
söyleyebiliriz. Bu usta yönetmenin sineması halen
günümüze etki edebilmekte...
Daha önce yalnızca bir dokümanter yapıma
imza atmış olan Sacha Gervasi, bu ilk sinema
filmiyle hemde Hitchcock gibi bir kişiyi ele alarak,
yönetmenlik adına ilk ciddi sınavını vermiş
gözüküyor. Gervasi, yanına usta oyuncu kadrosunu
da alarak yapımına kendi imzasını atmayı başarmış.
Abartısız ve dengeli oyunculuklar ve yönetmenin
bu ilk filminde kendisini kanıtlamak için türlü
numaralara girmeyip hikâyesine gayet ağırbaşlı
ve dengeli yaklaşması eserin başarısına etki eden
en önemli unsurlar. Hitchcock’a hayat veren usta
oyuncu Hopkins’in makyajına da dikkat çekmekte
fayda var. İzleyicileri ikiye bölen bu makyaj
çalışması, zeki bir fikrin ürünü. Oyuncuyu bire bir
Hitchcock’a benzetmektense yapımdaki makyaj,
Hopkins’in bilinen karakteristiğini bozmadan
yapılmış. Kendi adıma bu çalışmadan oldukça keyif
aldım. Yapım Hitchcock’un hayatının bir kesitine,
Psycho’un çetrefilli çekim sürecine, odaklanıyor.
Sacha Gervasi’nin asıl meselesi bu çekim
sürecinde yaşanan gerilimli süreç. Yapımcıları ikna
edemeyince eserini kendi finanse etmek zorunda
kalan Hitchcock’un en büyük destekçisi ise eşi Alma
Reville’dir. Gösterim takvimi yaklaştıkça herkesin
şüphesi eserin başarılı olup olamayacağı ile ilgilidir.
Projeye karşı çoğunluğun inancının olmaması
Hitchcock’u da çıkmaza sokacaktır. Eserde aynı
zamanda Hitchcock’un zaaflarına ve eşinin hayatına
olan etkilerine de şahit oluyoruz. Alma Reville,
onun bir nevi “alter ego”sudur. Reville, Hitchcock’la
bir zamanlar beraber çalışmış, evliliklerinde dahi
iş ilişkilerini sürdürmüşlerdir. Hitchcock ona o
kadar çok güveniyordu ki, çekim süreci devam eden
yapımlarında yardımcı yönetmenlik yapmasına
izin veriyordu. Hitchcock gerçek yaşamında dış
görünüş olarak neredeyse kendisini karikatürize
etmiş bir kişi. Sürekli takım elbise giyen, aynı ses
tonuyla konuşan, kendine özgü bir duruş sergileyen
ve eserlerinde kendisini gerçek hayattaki duruşuyla
birkaç saniye bile olsa gösteren ikonikleşmiş bir kişi.
Onun bu kişisel duruşu, gerçek hayatın alabildiğine
karton, yapay ve yapmacık ama filmlerin yaşayan,
nefes alan ve gerçeğin ta kendisi olduğuyla ilgili
yapmak istediği bir vurguydu beklide. Yönetmen
Sacha Gervasi, onun hayata olan bakışındaki bu
kodları çözümleyip perdeye yansıtabilmiş. Anthony
Hopkins, en ciddi durumlarda bile hınzır bir naiflikle
çözümler üreten usta yönetmeni canlandırmakta
hayli başarılı. Karakterini karikatürize etmeyerek
yaşatmış. “Hitchcock”, bu büyük ismi daha
yakından tanımak içinde bir fırsat. Yüzyılın en iyi
gerilim eserlerinden biri olan Psycho’nun, çekim
macerasının da hayli gerilimli olduğuna şahit olmak
ilginç bir deneyim oluşturmakta. Alma Reville
ŞUBAT - MART 2014
7.02.2014 18:11