“ Kitabın Ecza Kışı isminin“ Çünkü kısa sustuklarımızın uzun kışından geçip / lanetli bir yılı birlikte yürüdük”…“ şarkılar, vedalar, akşamüstleri ve elvedalar / bu gezdiğim soğuk sırtlar”…” Kış başlıyor / Hadi Ekmeğe Uzan / Kuş Doyuracağız” …” Bu kış, kabuk görmez yara gibi kaldı, bekledi, açıldı, açılıyor hâlâ içimde” …” Kış başladı / Başladı yüzümün eczasız kışı / Bir sırla uyumam lazım bu uzun rüyada.” dizelerinden de anlaşılacağı gibi şair kitap boyunca yaşadığı çağı, içsel durumunu ecza arayan katıksız bir kışa benzetiyor. Yer yer bu ecza arayışı su ve kavramlarının iyileştirici, arındırıcı, yenileyici etkisi ile buluşurken, suyun katı hali“ buz” kış kavramının içinde pek yer almıyor. Kitabın ilk şiirlerinden Kül İsyanından“ Denizler gri dalgalanır geceye doğru / Yaylım ateşleri ve sabit kış / Bu dalgalardan soruluyor” dizelerinin tamamlayıcısı olan“ Kimse sebep sormasın diye / Bulutlara bir hüküm astım” uzak bir bağlantı olarak yer alsa da içsel kışın soğuk, ürkütücü, yalnız hali suya pek sızmıyor.
“ Su geldi, oraya sızdı, kuyuya / Kuyularda infilak.” dizelerinde su her ne kadar kuyunun bileşenlerinden olsa da sızma haliyle kuyunun infilak etmesine sebep oluyor. Çocuk şiirinde geçen bu dizeler“ Betonların sıvanmış gözünde duran nadir baharlarından” …“ Sus olduğumuz sokak bombalandı, / İnsan durup insanı keserdi ortasından, eti sevdik / Dünya … Bir ucu dışarıda, içerisi kanlı dünya” dizeleri ile birlikte okunursa son dönemde yaşadığımız toplumsal olaylara da bir gönderme niteliği taşıyor. Kitap da çocuk kavramı hem bu şiirde hem de Memleket İltihabı şiirinde“ Şu mülteci mahallesi, güzel çocuklar kızlar / Birinin ağzında yüz yılı yakacak zehir var, söyleyemiyor / Biri utanıyor, biri korkmuş, başkası duymuş” dizelerinde toplumsal bir yergiye ulaşıyor. Bu kanlı savaşlar çağının getirdiği yıkım ve yozlaşma ensest ve pedofilinin yaygınlaşması, mültecilik kavramları ile iç içe geçerken şairin çocuk kavramı tüm bu kötücül şeylerin karşısında temiz ve saf olana özlem duyma halinden çok bir çaresizlik olarak göze çarpıyor. Dünyayı yakıp yıkan kapitalist paylaşımın karşısında korunmaya muhtaç olan bizlerin ruh hali bir çocuğunkinden pek de farklı değil. Oğulcan’ ın bu yaklaşımının eksik kalan yanı ise içsel kışından çıkıp dışsal – toplumsal kışa dönüp saptamalarını değiştirecek olanaklardan yoksun oluşu. Haliyle bu noktada toplumsal izleklere sahip olsa da Marksist bir açıdan günümüz şairinin insan hassasiyetinin ötesine geçemiyor. Özellikle sosyalist bloğun yenilgisinin ardından yaşanan tarihsel süreç, küreselleşme ile birlikte hemen hemen herkesin bu tür duyarlılıklar edinmesine sebep oldu. Savaşların asıl sahiplerinin bile sık sık tekrarladığı“ barış”“ insan hakları” gibi insani değerlerin altı boşaltıldı. Günümüz şairinin toplumsal izleklerinde oldukça geniş bir yer tutsa da bu kavramlar teorik bilincin yoksunluğu ile parlak birer hassasiyet dizesi olmaktan öteye geçemiyor. Bu da şiirin toplumsal işlevinin bu çağda arkasında koca bir boşluk bırakmasına sebep.
“ Toprağında durduğumuz suyu az odalarda / Altını bellediğimiz memlekette uyuduk”
İnsan belirli bir coğrafya da belirli bir kültürün içine doğar. Doğduğu toprak parçası, dili, kültürü onun evi aynı zamanda yaşantısını devam ettirdiği yerdir. Şair burada diğer insanlardan ayrılır yaşadığı topraklara duyarlı olsa da şairlerin vatanı bütün yeryüzüdür, şairin memleketi üzerinde insanın, kültürlerin, dillerin olduğu her yerdir. Cengiz Aytmatov’ un“ Her yazar bir milletin çocuğudur ve o milletin hayatını anlatmak, eserlerini kendi milli gelenek ve törelerini kaynak alarak zenginleştirmek zorundadır. Benim ilk olarak yapmaya çalıştığım, kendi milletimin geleneklerini ve hayatını anlatmaktır. Fakat orada kaldığınız takdirde bir yere varamazsınız. Edebiyatın milli hayatı ve gelenekleri anlatmanın ötesinde de hedefleri vardır. Yazar, ufkunu milli olanın ötesine doğru genişletmek ve evrensel olana ulaştırmak için gayret göstermek durumundadır. İyi yazar“ tipik insan” ortaya koyma ustalığına erişen yazardır.” derken dikkati çektiği konu da buydu.“ Altını bellediğimiz memleket” dizesinde ilk akla gelen memleketin altının oyulduğu olsa da altın kelimesi ile vurgulanan yeraltı madenlerinin çıkarılırken kapitalizmin doğayı hiçe saydığını da imleyen ikinci bir anlam olarak düşünülebilir.
Divan şiirinde su kavramının sevgilinin güzelliğini, ona ulaşamama acısını anlatmak için de kullanıldığını belirtmiştik.“ Bana gelince / Çehrene dokundum da su gibi dağıldı ellerim / Susturdum herkesi, eski bir yarıktan sızdım ömrüne / Ben geldim / İki yakan arasındayım artık” sevgilinin güzelliği karşısında ona dokununca ellerin su gibi dağılıp, yayılarak iki yakası arasında şairi bir denize çevirmiş. Su psikolojik açıdan temiz ve saflığın da simgesi, hayatın ilk maddesi olduğuna göre aşkın ilk hali su olma halidir. İnsan bu saf ve temiz halde durur, aşkını değiştirip dönüştürür belki onu bir okyanusa
50