Kağıt Uçak
_
KENAN ÇETİNKAYA
Ne zaman sokaklarda kâğıttan uçak yapan çocuklar görsem Ankara’ nın eski silüeti canlanır gözümde. Doksanlı yıllarda her yere yapılan binaların arasında eskiden elöpen-dokunduğunuzda kuyruklarını bırakan küçük kertenkeleler- yakaladığımız, köpeklerimizle oynadığımız, en çokta akşam olunca yıldızlara bakıp tuhaf hikayeler anlattığımız toprakların etrafına çekilen çitlerin arkasından bakarken, yine alt mahallelerde oturan Kürt Ali Amca’ nın ya da Nesimi Ağabey’ in bize“ Gidin başka yerde oynayın!” diyen kalın sesiyle kaçtığımız mahallemi anımsarım. Binalar yapıldıkça buralarda mahallemizdeki büyüklerin çoğunluğu ya işçi olur ya da yaşı biraz büyükse ve sözü geçiyorsa bekçi olurdu. Bina yapıldıktan sonra kapıcı olarak başlayanlar başına talih kuşu konmuşcasına bir mutlulukla gülümserdi.“ Kira yok, elektrik, su derdi yok daha ne olsun!” derdi babam gıpta edercesine onlardan söz açıldığında.
Sanırım‘ 92 yazıydı, binaların arasında kalan birkaç ağacın dibine oturmuş tepeden Yıldız Mahallesi’ nin altında yavaş yavaş göğü yercesine yükselen apartmanları izlerken Kamil’ in kardeşi koşa koşa bize doğru geliyordu. Her zaman yaptığı gibi peşimize takılmak için hevesliymiş gibi gözüküyordu.
“ Ağabey, ağabey annem seni çağırıyor. Avjin Ninem geldi, O da seni çağırıyor.” Soluk soluğa konuşurken bir yandan da elindeki sopayı çiçeklerin üzerinde uçuşan arılara savuruyordu.
“ Tamam lan tamam.” diyerek kalktık yerimizden. Kamil’ in ninesi arada sırada gelirdi Ankara’ ya. Tunceli’ nin bir köyündendi ama hangisi olduğunu hatırlamıyorum şimdi. Üzerinde rengarenk ve kat kat elbiseleriyle bir büyücüyü anımsatırdı bana hep. Kırış kırış olmuş iki kaşının arasında bir ağacı anımsatan, ellerinde de dallar gibi duran dövmeler vardı. Biz ona“ Resimli Nine” derdik. Aslında Kamil’ in öz ninesi değildi, Kamil’ in annesinin babasının ikinci eşiydi. Her zaman yaptığı gibi yanına gider gitmez elleriyle yüzümüzü yoklar Kürtçe bir şey söyledikten sonra gözlerimizden öperdi. Sonra yanına oturtur hikayeler anlatırdı bize. Bazı bazı kelimeleri anlamamız için elleriyle işaretler yapar ya da bir sopa alıp çizerdi toprağa sonra eklerdi;“ Toprak, her şey toprak.” derdi birkaç dişine aldırmadan gülerek.
Yanına gittiğimizde yine bizi aynı şekilde karşıladı. Rengarenk başlığının ardından çıkan kınalı saçları parlıyordu güneşte, elleriyle yine aynı şekilde yüzümüzü kavradıktan sonra gözlerimizden öptü. İçinde bir sürü dünyanın saklı olduğunu düşündüğüm eteğinin önündeki cebinden birer ceviz sucuğu çıkarıp uzattı.
“ Bir sana Hasan, bir sana Bektaş. Bu da Kamil’ e.” Hasan daha önce bir tane yemişti muhtemelen ama bu hediyeye de hayır demezdi. Zevkle sucuklarımızı yerken Kamil’ in annesi yemek hazırlamak için kalktı yanımızdan. Avjin Nine sırtını gecekondunun duvarına vermiş, aşağıda gözüken apartmanlara bakıyordu. Bir şeyler mırıldandı yine ama anlamadık.
“ Nine!” dedi Hasan ucundan ısırdığı sucuğu hiç bitemeyecekmişcesine ağır ağır çiğnerken.
“ Ha kuzu söyle.”
“ Bu evler çok büyük, yok etsene onları.” derken kadının önüne çökmüş dizine yaslanıyordu. Bir anda korkuyla bakıştık Kamil’ le, eğer bizim nine hakkında konuştuklarımızı söylerse ninenin bizi taşa çevirip eteğinin içine atmasından hep korkuyorduk ama onun büyücü olmasını da çok istiyorduk.
“ Olmaz oğul, kim dedi bunu sana?”
“ Kamil dedi nine, sen büyücüymüşsün.”
“ Ahaha bu Kamil mi?” diyerek bir öpücük kondurdu Kamil’ in neredeyse bitmiş sucuğu tuttuğu elini çekip öperek.
“ He o Kamil. Yapsana hadi, oynayamıyoruz.”
“ Başka ne dedi bu Kamil?”
“ Sen her şeyi değiştirebiliyormuşsun. Hani şu anlattığın masallar gibi işte.”
“ Deme oğul. Ne çok şey demiş Kâmil.” diyerek Kamil’ e baktığında çocuk kırmızıya çalan rengiyle yere bakıyordu.
42