vermekte bocalamanız o dönem neye benzediğimi anlamanıza yardımcı olacaktır. Kendim de değildim, dediğim buydu işte, ama iyileştim ve şeylerin gerçekliğinden emin kalamadığım bir hakikat algısıyla çevrelendim. Elbette esaretin ne demek olduğunu bilen biri olarak bu hakikatin beni ele geçirmesine öyle hemen izin vermedim. Direndim. Hakikate direndim! Şimdi fark ediyorum ki, beni izleyen gözleri ve sadelikle muhafaza eden vicdanları güldürmüş olmalıyım reddime. Direnişim esnasında ikna olup olmamayı umursamadan inkar ettiğim hakikatin kendisine, yani kendime, yani beni çevreleyen içrek benliğe ya çok yakındım ya da o idim ben. Öyleyse ben hakikat idim. Öyleyse beni çevreleyen ben, haliyle beni esir eden ben ama sınırın hem içinde hem dışında olan da ben; dolayısıyla bağımsız bir bendim ben.
Bu şartlar altında Kendime – artık kendim benim sahicimdir- varmasına varmıştım da, bağımsızlığa mahkum kılınmış mı sayılıyordum yoksa mahkumiyeti seçenek haline getirip özgürlüğü pekiştiriyor ve hakikat alemini sultasına alan yeni bir körlük seviyesine mi iniyordum?
Düşünmediğimde iyi hissederdim Kendimi. Mensubu olduğum idrak düzeyi nedeniyle işe yaramaz bir koçana dönüşen bedenim, yemişi bol ayçiçeklerinin iştahlı yordam arayışına bıraktı yerini. Tatlılıkla sürükleniyordum. Aklımda az miktarda fikir, kalbimde hasar yaratmayan az miktarda hissediş kalmıştı. Kendimin Kendimle yaşadığı namahrem giriftlikten irfanlı bir esas doğmuştu sonunda. Zikredilen tüm vaazların ötesinden sesleniyordu. Aslımı bulmuş gibiydim. Bu esas benim evladımdı; ben bu evladın tohumlayıcısı, doğurucusu, efendisi ve kölesi sayılırdım.
“ Kimseyi yalana erdiremezsin ve kimseyi hakikat ile kandıramazsın!” diyordu. Olsa olsa bir teşvik iletisidir bu, diye düşünmüştüm. Açık göz ahali hakikatin yansıması olan gerçeğe şahitlik ederken, onları ikna etmek yerine geri adım atmayı seçen bir hakikat fazlaca hakiki olamazdı. Kendi esasıma kendimce anlam yükledim. Öyle olunca, benden doğan bu esas, kelimelerin naklettiğinin yanı sıra farklı bir manaya daha gelir oldu. Artık çift nitelikli bir esasa dönmüştü. Benden doğanı kavramaya çalışırken, ona isnat ettiğim ikincil bir ifadeden de onu sorumlu tutmuş, saflığında yararlı bir bozulmaya hükmetmiştim. Daha güzel göründüğünü söylemeliyim.
“ Kimseyi yalana erdiremezsin, kimseyi hakikat ile kandıramazsın” esası,
“ Denemeden kimseyi yalana erdiremezsin, denemeden kimseyi hakikat ile kandıramazsın” yasasına dönüşmüştü. Bu dönüşümden memnundum. Artık bir amacım vardı. Buraya kadar gelip geçmişimden ve geleceğimden, bu ikisi arasında yaşadığım git gellerden bahsedecektim. Hakikatin yansımasına aldanan kaşalotlar olarak kalmayı seçebilirdiniz elbette. Sizin gerçek dediğiniz, kanıtlanmaya gereksinim duyan görüngülerden ibaretti. Ben ise hakikatin mutlak idrakına çağırmak için dönmüştüm aranıza. Beklentim önce idrak etmeniz, sonra isterseniz inkar etmeniz yönündeydi. Yasanın üçüncü boyutu bu şekilde görünür oldu:
“ Önce idrak, sonra inkar”
İnsanın sorgusuz inanmaya yönelik direnişinin elbette farkındaydım. Bu önemli ve kıymetli bir karşı duruştu. Ama bir şeyin daha farkındaydım; insan hakikatin denetimine burun kıvırıp bunu özgürlüğe yoruyor, kendi inkarını ise idrak edip sorgulamayarak bir öz bağnazlık silsilesiyle tıkanışa ilerliyordu. Çırpındığım mevzu buydu işte. O açık gözler öyle lanet bir körlükle ödüllendirilmişti ki; görmemeye değil, her şeyi istedikleri gibi görmeye yönelik bir fenalık içindeydiler. Savundukları fikirler benliklerine soktukları truva atları misali özlerini gagalıyor, değişmeye cüret edemedikleri için düşmanla savaşmak yerine düşmanın varlığını meşrulaştırmaya çalışıyorlardı. Neticede zorbayla anlaşmaya varan çulsuz, çaresiz, sistem yanlısı biçarelere devşiriliyorlardı. Heyhat, bildiğini kendine ölçü tutan insana.
Bu satırlara kadar bana yaşattığınız tüm recim vakaları, kinaye dolu iç çekişleriniz ve söze dökemediğiniz niyetleriniz adına size acıdığımı belirtmek istiyorum. Ben benimle çiftleşerek zina yaptığımı ve hakikati doğurup Kendine kavuşan anneler gibi taşlanarak ölmeyi hak ettiğimi kabul ediyorum. Ya siz, siz topluluk olarak neleri hak ediyorsunuz?
Sonrasızca kirlenmeyi gözünüz kesiyor madem, sahihliğin cüzzamlı bir taklidi olan dünya temaşasında kalıcı bir sürgünü hak ediyor musunuz? Yoksa siz, hepiniz, teker teker, şaşmaz bir bütünlük içerisinde mahkum değil himaye edildiğinizi sanacak kadar bedbaht mısınız? Belki de Kendimi kendimden peydahlayan benden öte bir mucizenin muhatabısınızdır. Belki de siz makinelerin, uyuşmanın, oburluğun, menfaatin, seksin ve kargaşanın peygamberisinizdir. Kimseye olmayan size olmuştur da küstahlığınızı haklı çıkartacak mukaddes bir meziyete vakıf hale gelmişsinizdir.
Bilmem hatırlar mısınız, asıl amacım size baktıklarımızın aynı, gördüklerimizin farklı olduğunu ispat etmekti. Ama bunu yapamam. Ben de işi buraya kadar dolandırıp cevap vermemek adına türlü numara çevirdim. Fakat iddialı olmadığım bir mevzuyu size önce unutturup, ardından tekrar hatırlattığım ve savımı müdafaa edemeyeceğimi de böylece itiraf ettiğim için bana güvenebilirsiniz. Bu da belki çoğunluğun aksine, az bulunan bir yaşam formu, bir yaratık olduğum konusunda sizi ikna eder. Etmez ise bu az bilmişliğinizdendir. Hiddetlenmeyin, az bilmişlik sizin değil, sistemin bir hatasıdır.
Bana çıkışmanızın lüzumu yok; ciddi şeyler konuşmak istemiyorum. Birçok şeyi takip ediyorum. Hal ve hareketler hafızama kazınıyor. Bunlardan bazı izlenimler ediniyor ve geçmişte yaşanan bazı başka olaylara bağlıyorum. Ortaya çıkan ihtimale saygı duyuyorum sonunda. Komadan uyandığınızda önceki düşünce ve duygularınızın yabancılığı ile yüzleşeceğinizi daha başlarken belirtmiştim. Böylesine dobra olduğum için, bunun için bile dinlemelisiniz sözümü.
61