“ Bunu onlara nasıl kanıtlayabilirim?” diye epeyce düşünüp durdum. Size bunu kanıtlamamın neme lazım olduğunu da çokça sorguladım. Açıkçası doğru dürüst bir cevap veremedim kendime. Ayrıca bilinsin ki artık kendime‘ kendim’ diyebiliyorsam bu, sahihliğini içten içe bildiğim bir kendilik vasfının kelimenin gündelik ve bayağı kullanımına galebe çalmış olmasındandır. Uğraştım durdum. Kararlarımda devamlılık sağlayacak bir kanıta erişince yanıt da kendiliğinden önüme düştü.
Ben görmezden evvel kördüm. Bakan ve gören bir kördüm. Kabul etmeliyim ki bu biçim bir körlük oldukça eğlenceliydi. Yaşantımın sunduğu şatafatlı ne varsa benimsiyor, adına‘ kendim’ dediğim melez benliği bunlarla besliyordum. O dönemler fark etmediğimden olsa gerek, melez benliğimin kuvveti güvenimi yerine getiriyor, döngünün merak uyandıran yanlarını keşfetmek yerine başkalarının deneyimlediği tatları arayışım beni oyalıyordu. O ben, farklı bir bendi. Onun hakikat dediği şey bir şebeke hakikati, gerçek sandığı şey çelimsiz bir inaktı. Dışarıdan bakanların kaçınacağı ölçüde açık göz olan ben, süslü bir anlam karmaşasının içinde doyasıya şımarmaktaydım. Öyle günler olurdu ki, aceleyle bir işe koyulmaya karar verir, yarısına gelmeden pes ederdim. Pes edişim, yıkıntım ve kayıplarım; içinde bulunduğum azami imkanlar göz önüne alındığında öğretici değil, kısıtlayıcıydı. Mağlubiyeti hazmetmeme kalmadan taze ve tumturaklı başka bir anlam çıkardı karşıma. Böyle böyle öğrendim ki anlam çoğul, mana tekildi. Anlam, kişiden kişiye değişen görüşlerin hakikate isnat edilmesi; mana ise aynı hakikatin barındırdığı bozulmamış cevherdi.
Size bunun olağanüstü bir yöntem olduğunu söylemeliyim.
Yerdesiniz. Karanlık bir dehlizde kapana kısılmış hissediyorsunuz. Duvarlar varlıklarının farkına varabileceğiniz kadar yakın ve gittikçe üzerinize gelmekteler. Hareketlerinizi sınırlayıp, ölmediğinize şükrettirecek bir azimle sizi sıkıştırmak istiyorlar. Ciğerlerinize yeterli nefes çekemiyorsunuz; boğulmanın, ezilmenin, yalvarmanın, pişmanlığın ve çaresizliğin mevcudiyetiniz üzerine çullandığını hissediyorsunuz. Her şeyin bittiğine inandırıyor sizi duvarlar. Duvarlar çeşitli ölçü, kalınlık ve sağlamlıkta. Tüm çıkışlar, ümit etmenin ne denli tehlikeli olduğunu kanıtlayacak tuzak ve hüsranlarla dolu. Özgürlüğü biliyor, tadını özlüyorsunuz ama kafes dışında bir hayatı tanımanın canlandırdığı ummalar kızgın mızrak uçları gibi delmekte sizi. Delinmek mi acıtıyor yanmak mı; bu bilmelerin acıdan gayri bir katkısı olmuyor size. Kaçmanın da kabullenmenin de namümkün olduğu distopik bir tabutta kıstırılmış mahrumlarsınız. Pes etmemeniz olanaksız, pes etmek istiyorsunuz. Sosyal diyet niyet olarak pekala hoşunuza gidiyor ama bu kadarı fazla; hatırladığınız anlamların özlemi ve endişesiyle yasaklı bir mahluk olarak nefes almak yerine … Nefes almak yerine ne, ölmek mi?
Ölmeyi kim istemez. Ben defalarca istedim kendimi öldürmeyi. Sonunda, adına‘ kendim’ dediğim acayip şeye kıyamadım fakat melez benliğim doğa üstü bir
60
6
dokunuşla gafil avlanıp tüm anlamlardan arındırıldı. Bu sayede kendimden geçtim ve kendim kendiliğinden ölüverdi. Fakat herkesin işi benim kadar kolay olmayabilir. Bugün sizi mahrum bırakan, yarın size ne sunsa kendinizi ödüllendirilmiş hissedersiniz. En azına muhtaç bırakıldıktan sonra kahraman pelerinini kim giyerse giysin, sizin kurtarıcınız odur. Açlığınıza son verene tapmak, benim gibi sizin de soyunuza nakşedilmiş nankörlük mührüdür. Dedim ya, karşı konulmaz bir yöntem; ömrünün kalanını hipnoz altındaki asalaklar olarak geçirmek isteyenlere. Tekrar soruyorum, böyle bir durumdayken, adınıza özenle hazırlanmış en sığ anlamlar bile vaatlerin en kıymetlisi, bunu layık gören sistem merhametlilerin en merhametlisi değil midir?
Ben, doğru ifade etmek gerekirse, dört dörtlük bir fahişeydim. İnsanı mahveden tamahların her birine zaafım vardı. İflah olmaz iyimserliğin bir sonucu olarak yaşantımı bu anlamların eline bırakıyordum. Sanıyordum ki, bu hengameye olan sadakatimin karşılığı bir biçimde ödenecek, diğerlerine üstünlüğüm kabul edilecekti. Döngüden payıma düşen işe yarar şeyler başım üstüneydi. Hediye edilen sosyal ambalajları açmaya cüret edemez olmuştum. Arkadaş, sevgili, akraba; hepsi esnaftı. Birbirimizi destekleyip sosyal pazarımızı genişletiyor, davranışlarımıza arka çıkıp saplandığımız batağa methiyeler düzüyorduk. Dışa dönük bu mukavemetsizliği düzenin değiştirilmesinin imkansızlığıyla açıklamak işime geliyordu. Esasen ben, çıkarı zedelenmesin diye herkesle iyi geçinen, ona açılan her kapıdan sorgusuzca giren, damağına değen her tada ağzı şapurdayan, ödül avcısı bir fuzuliydim.
İnsan kötüye olduğu kadar iyiye; çirkine olduğu kadar güzele; yanlışa olduğu kadar doğruya da karşı durmalı. Hatta iyi, güzel ve doğruya daha itinalı bir tereddütle yaklaşmalı ki kolayca aldanmasın. Bunlara dair özlemleriniz olduğu bilen herkes size nasıl erişeceğini, nasıl kendine çekeceğini ve nasıl ikna edeceğini bilir. Doğruya, iyiye ve güzele karşı verilmeyen savaş, pes ediştir. Bu tehlikeli koyveriş günümüzde‘ teslimiyet’ türevi yumuşatıcı kelimelerle kamufle edilir olsa da, hileli kelimeleri temel prensipleriniz haline getirmemeniz benim için önemli. Kovanın dışına çıkmak belki mümkün değil ama en azından bir kovanın içinde olduğunuzu kabul edebilirsiniz sanırım. Kovanın içinde ne olduğunuz ona yüklediğiniz anlama bağlı olarak değişecektir. Bir balık da olabilirsiniz, arı da. Ama değişmeyen kovanın sınırlandırıcı manasıdır. İşte ben, teferruatlı bir öğüt değil miyim size?
Sıradan bir misal olarak,‘ kendim’ dediğim melez benliğin kovada yüzen bir balık olduğunu pekala söyleyebilirim. Onu gözleyen gözlerden, onunla alay eden vicdanlardan habersiz; kayıp bir memo unutkanlığında dönüp duran, hafıza kartından daha hatırsız bir balıktım ben. Hem de kör bir balıktım. Bir de fahişeydim. Ben, kovasında memnuniyetle fahişeleşen melez benlikli nankör bir balıktım. Zarafetle işlenmiş yazgımı kabullenmek konusunda ikilemim de yoktu. Çünkü ayılacağımı bilmiyordum. Baygın olduğumdan bihaberdim çünkü. Etrafınızda olanları içten içe kınayışınız, küçük görüşünüz ve karar
. Sayı Öteki