insanın varış noktasını bildiği bir yolu ilk kez yürürmüş gibi adımladığını hatırlatıyor. Körü körüne bağlanan umut ve bile isteye düşülen umutsuzluk …
“ Hani olur ya günün birinde deniz kıyısında kayalık bir yere gitmişsinizdir; elinizde bir şarap şişesi vardır; ayaklarınız çıplaktır; dalgaları seyretmişsinizdir. Ya da böyle bir şeyi hayal etmişsinizdir. Boş bulunup birine anlatırsanız – ki başka türlü bir şey anlatılmaz- en geç iki, üç gün sonra“ Gel!” der,“ Sana bir sürprizim var.”
Hala alık alık bakarsınız, hala bir şeyler bekler, sürpriz bir şey olacak sanırsınız; tüm sürprizlerin sizden çalınanlarla gerçekleştiğini ve yeni bir şey gibi sunulduğunu unutup.
Sizi, sizin kayalığınızdan daha alçak bir kayalığa götürür; elinize daha aşağılık bir şarap verir ve“ Hadi!” der,
“ Hadi mutlu ol!”
Şule Gürbüz, birbirinden zamansal ve mekânsal olarak ayrık olan olayları hesaplı bir rastgelelik ile bir araya getirerek kübik bir portre oluşturuyor. Okura da anlatıya yaklaşması ve metaforları çözmesi için muzip tuzaklar hazırlıyor. Bu yolculuk sırasında kullandığı bilinç akımı, metne kara mizah sızdıran keskin zekâsı sayesinde okurunu laf kalabalıklığından da kurtarmış oluyor. Ve anlatım sırasında beyaz alanlar bırakıyor okura. Bu beyaz alanlar anlamın kayboluşunu, düşüncelerin arasındaki ilgisizliği, Kambur’ un içinde hissettiği boşluğu, sessizliği, yalnızlığı anlatıyor.
Misal; kendi dış görünüşünü tasvir ettikten sonra eklediği“ Çirkin insanlardan iğrendiğim kadar güzellerden de iğrenirim.” cümlesi ile artık yaşam biçimimizi esir almaya başlamış estetik kaygımıza atıfta bulunuyor. Ya da“ Yeni birine kahveyi şekersiz içtiğinizi ezberletene kadar kaç şekerli kahve içeceksinizdir, kim bilir. Kırmamak için pek bir şey söylemeyecek, katlanacaksınız. Bir gün dayanamayıp yine sade kahve isteyip onu sevdiğinizi söylediğinizde, hadi hadi, diyecek, seni tanıdığımdan beri şekerli içiyorsun. Kinlenecek, sırf bu yüzden kinlenecek, kolay kolay da içinizden atamayacaksınız.” cümleleri ile giderek kalıplaştırılan ve esnekliğini kaybeden insan ilişkilerini eleştiriyor.
Yola insanların daha çok kendilerini nasıl gösterdiği ile ilgilendiği o aynaları kırarak devam ediyor. Dünyayı panayıra, yaşamı susasan da sıkılsan da hiç ara veremediğin bir filme benzetiyor. İnsanların yaş aldıkça olgunlaşmadığını sadece değişen ihtiyaçlarına göre şekillenen benciller olduğunu iddia ediyor. Hayal kırıklığına uğrama korkusunun nasıl da hayalleri sınırlandırdığını vurguluyor. Ve yaşam hangisine değiyor? Uzun vadeli koşuşturmalara mı yoksa anlık zevklere mi? Peki ya bizim o büyük, çaresiz mükemmeliyetçiliğimiz?
“ Birine, bir çocuğa“ Ne akıllısın!” demek korkunç bir şey. İnsanı ömrü billâh sersem etmenin en etkili yolu … Böylece rahat ve sıradan şeyler yapabilme şansı tümüyle elinden alınmış olur.”
Kambur, son dönemecinde ise yazarının içinden geçtiği zamanın yansımalarını içeriyor. Olayların çetelesini tutmaktansa, olayları yaşanan zamanın içine dönük bakışla yansıtıyor. Tutunamama, iğretilik, olamama hali … Ve bir günlüğün sayfalarını aralamaya başlıyor. Tarihlerinin rast gele atıldığı bu sayfalar insanların günlere, aylara ve yıllara yüklediği anlamları küçümsüyor.
“ Bugün 3 Eylül. Yarın, 27 Haziran olacak. Dün, 5 Eylül idi. Bugünü ileride hatırlamasam iyi ederim. Baksanıza şu anda bile söyleyecek hiçbir şeyim yok. Yıllar önce okuduğum bir çocuk kitabında, 3 Eylül tarihini heyecanla bekleyenler vardı. Geldi işte, n’ oldu? Bir şey mi varmış?”
İçten dışa doğru başlayan anlatımı yeniden içe dönerek sonlandırıyor. Oluşumundan anne ve babasını sorumlu tuttuğu varlığını tanımakla görevlendiriyor kendini. Devreden günlerin anlamını sorguluyor ya da anlamsızlığını. Bir şeylerin hele ki insan soyunun devamı olmaktan yakınıyor. Korunaklı yaşamlarına sığınan insanları; salt okuma üzerine kurulu, eyleme geçmeyen, sığ hayatları eleştiriyor. Kaderin kurgusallığı karşısında inanç ile şüphenin aynı noktada birleştiğini, insanın eşyaya olan bağımlılığını ve yığınlar için yaşadığını hatırlatıyor. Sonra da kendi için bir çiçek sipariş edip kendi cenazesini omuzluyor.
“ Sanki oldum olası büyük bir odayı arşınlıyor; ara sıra elimi muma uzatıp yakıyor ve haykırışımı hep sonraya saklıyorum.
Bana en uzak yerdeyim çoğu zaman; sonsuz yaşamın içindeki düzelmeyen kambur … Benim gökyüzüm delinmedi; delinen, anlar ve zihnimin saydamlığı.
Ve hiçbir şeye şaşmıyorum. Her şey bildik diyordum ya; bu da doğru değil. Ben dünyaya olup biteni hayretle izlemeye ve şaşırmaya gelmişim. Durmadan şaşırmaya.
Şu kontrbası bıçaklama zamanım geldi artık.
Evet, çiçeğim de geldi; cenazeme yetişmeliyim.
Aslında şunu söylemem gerekiyor: Hani bazı filmlerde kadın oyuncu beyaz, ipek bir sabahlık giyer ve erkek yaklaşınca o sabahlık sessizce görevini tamamlayıp yere düşer ya, işte ben o kadın değil; o sabahlık olmak istiyorum.”
43