Dilhâne Şubat 2019 şubat2019 | Page 58

Köprü Faruk Yıldız Bir şey yasaksa insanoğlu ona mutlaka kafayı takar. Bir sene geçmemiş üzerinden. Bu kez iki sevgili, bir yolunu bulup köprüde koşar adım yürümeye başlamış. Birlikte, el ele, orta yere kadar gelmişler. Kimse ne olup bittiğini çözememiş önce. Arabalar yanlarından akıp gitmiş. Âşıklar meraklı gözlere aldırmadan tırabzanları aşınca biri durumu anlamış. Camdan sarkıp avazı çıktığı kadar bağırmaya koyulmuş. “Atlıyorlar, atlıyorlar!” Yazık ki haklıymış adam. İki genç kaşla göz arasında, hiç tereddüt etmeden bırakmışlar kendilerini boşluğa. Aşağıya, karanlığa, ölüme… Ya da umdukları her neyse ona… Metrelerce yüksekten süzülmüş ve soğuk sulara çakılmış ikisi de. Hemen orada can vermişler. Bu intihar haberi çok geçmeden tıpkı bir hastalık gibi koca şehrin damarlarına yayılmış. Gazetelere boy boy fotoğraflar konulmuş. Koca puntolarla “Boğaz Köprüsü’nde…” diye manşetler atılmış dört bir tarafa. İki sevgili için hikâyenin sonu buymuş belki; ama arkalarında bambaşka, beklenmedik bir hikâye bırakmışlar. Uğursuz, sevimsiz ve sonu gelmeyen bir hikâye… Kırk sene geçmiş üzerinden. O günden beri “canına kıyacak” kim varsa ilk iş soluğu bu köprüde alıyor. Hapçısından sarhoşuna, delisinden akıllısına… Dertlerini sırtına yüklüyor ve dikiliyor karşımıza. Her telden adam gelir buraya. Kadın da gelir. Hatta dahası da! Buradaki vazifem tam dört yıl önce başladı. Yetkililer önüne geçemedikleri bu köprü meselesine engel olmak için yeni bir yol buldular. İlk önce arabaların geçtiği tarafın yakınına küçük, metal, beyaz bir kulübe dikildi. Ufak bir masa, sandalyeler, çay kahve için birkaç malzeme… Lodosun belini kırsın diye elektrikli bir soba bile koydular içeri.