Köprü
Faruk Yıldız
Bir şey yasaksa insanoğlu ona mutlaka kafayı takar. Bir sene geçmemiş
üzerinden. Bu kez iki sevgili, bir yolunu bulup köprüde koşar adım
yürümeye başlamış. Birlikte, el ele, orta yere kadar gelmişler. Kimse ne
olup bittiğini çözememiş önce. Arabalar yanlarından akıp gitmiş. Âşıklar
meraklı gözlere aldırmadan tırabzanları aşınca biri durumu anlamış.
Camdan sarkıp avazı çıktığı kadar bağırmaya koyulmuş. “Atlıyorlar,
atlıyorlar!” Yazık ki haklıymış adam. İki genç kaşla göz arasında, hiç
tereddüt etmeden bırakmışlar kendilerini boşluğa. Aşağıya, karanlığa,
ölüme… Ya da umdukları her neyse ona… Metrelerce yüksekten
süzülmüş ve soğuk sulara çakılmış ikisi de. Hemen orada can vermişler.
Bu intihar haberi çok geçmeden tıpkı bir hastalık gibi koca şehrin
damarlarına yayılmış. Gazetelere boy boy fotoğraflar konulmuş. Koca
puntolarla “Boğaz Köprüsü’nde…” diye manşetler atılmış dört bir tarafa.
İki sevgili için hikâyenin sonu buymuş belki; ama arkalarında bambaşka,
beklenmedik bir hikâye bırakmışlar.
Uğursuz, sevimsiz ve sonu gelmeyen bir hikâye…
Kırk sene geçmiş üzerinden. O günden beri “canına kıyacak” kim varsa
ilk iş soluğu bu köprüde alıyor. Hapçısından sarhoşuna, delisinden
akıllısına… Dertlerini sırtına yüklüyor ve dikiliyor karşımıza. Her telden
adam gelir buraya. Kadın da gelir. Hatta dahası da! Buradaki vazifem
tam dört yıl önce başladı. Yetkililer önüne geçemedikleri bu köprü
meselesine engel olmak için yeni bir yol buldular. İlk önce arabaların
geçtiği tarafın yakınına küçük, metal, beyaz bir kulübe dikildi. Ufak bir
masa, sandalyeler, çay kahve için birkaç malzeme… Lodosun belini kırsın
diye elektrikli bir soba bile koydular içeri.