Dilhâne Mart 2019 mart2019 | Página 54

Tahir Ceyhun Yıldız Babamla çarşıya inmiştik. Babam köyde yaşadığı için şehre ara sıra gelir, geldiğinde de köyle ilgili bütün işlerini görür, öyle köye dönerdi. Biz de işte bu sebeple çarşıya inmiştik. Hava ne soğuk ne sıcak... Sıcak desen üşürsün, soğuk desen sıcaklarsın... Öyle girift bir hava... Babam, atam… Her dem mesafe vardır aramızda… Konuşsa konuşurum; konuşmasa ben de konuşamam… Bakışı hikmet, duruşu hikmet gibi gelir her- dem… Babamla çarşıda işimizi halletmek için bir dükkânın önüne geldiğimizde yanımıza halk arasında ‘meczub’ diye tabir edilen insanlardan biri geldi. Adam yanımıza gelince, biz, önce babamla göz göze geldik. Çünkü buradan önce uğradığımız yerde de “Falanca yere gideceğim, 15 TL paraya ihtiyâcım var” diyen ve kıyafetinden garibân olduğu anlaşılan bir adam gelmişti. Adamın eline birkaç lira sıkıştırınca, bizim yanımızdan uzaklaştı. Oradan dönerken babamla aramızda şu muhabbet geçmişti: “Baba, ben böyle adamlar gelince dayanamıyorum. Hep aklıma: “Her geleni Hızır, her geceyi Kadir bil” sözü geliyor” dedim. Babam da: “Ver oğlum. Verince bir şey eksilmez. Kime, ne kadar verdiğin önemli değildir, istenince verip vermediğin önemlidir.” demişti. Çok değil; 10 dakika önce yaptığımız bu sohbetin üzerine böyle bir insanın gelmesi biraz tüylerimi ürpertmişti. İster istemez, yolda yaptığımız muhabbet geldi aklıma... Bu meczubun hâli farklıydı. Her gelen bir kıyafet vermiş olsa gerek ki; üstünde güvenlik görevlisi üniforması vardı. Her gördüğüne selâm veriyor, herkesle muhabbet etmek istiyordu. Çok hızlı konuşuyordu. Bundan dolayı adamın dediklerinin çoğunu anlayamadım. 54