Eleştiri
Albert Long Hall
Klasik Müzik
Konserleri’nin
Yeni Sezonunda
Göze Çarpan İki
Konserden Hatıralar
DENİZ ÖZLEM ÇEVİK
On beş yıl öncesine dönüp bakıyorum. Aralık 1996...
Daha haftalık zaman dilimine oturtmamışız konserleri.
İlk konser İdil Biret’ten
bir Pazar akşamı. Aralık
sonunda ikinci konser
Fazıl Say’dan. Sonra
Ayşegül Sarıca, Ayhan
Baran gibi nazımızın
geçtiği sanatçılarla
dolu bir mevsim… Ne
sponsor bulmuşuz, ne
basılı bültenlerimiz
ya da afişlerimiz var.
Ama yola çıkmışız bir
kez. Birkaç konser
sonrasında Albert Long
Hall onarıma alınıyor.
Ertesi mevsim rektör
Üstün Ergüder ile
buluşuyoruz. “Hadi
bakalım, sana aynen orijinali gibi yenilenmiş bir bina ve
onarılmış bir org... Şimdi başla konserlerine.” diyor.
Böyle anlatıyor Albert Long Hall Klasik
Müzik Konserleri’nin başlangıç serüvenini konserlerin
koordinatörü Evin İlyasoğlu. Bir zamanlar haftalık
zaman dilimine oturtulamayan o konserler, şimdilerde
efsaneleşerek yalnızca Boğaziçi Üniversitesi
mensuplarının değil; üniversite dışından pek çok
müzikseverin de dikkatini cezp etmekte. Konserler bu
haklı ününü yalnızca organizasyonun güzelliğine ve
düzenliliğine değil aynı zamanda konuk ettiği sanatçılara
da borçlu. Biz elbette İdil Biret’in Albert Long Hall’de
verdiği ilk konseri kaçırdık; fakat bu, okullarında böyle
bir etkinlik düzenlenen bizler için için bir şanssızlık
olmadı çünkü Albert Long Hall o büyük piyanisti bu sene
Mart ayında tekrar konuk etti ve üstelik Borusan Kuvartet
ile birlikte. Toros Can, Emre Elivar, Muhiddin Dürrüoğlu,
Ayla Erduran ve Cihat Aşkın gibi pek çok sanatçıyı yine
14
AŞİYAN
bu salonda dinledik. Yerli sanatçıların yanı sıra belki
başka yerde dinleyemeyeceğimiz yabancı sanatçıları da
dinleme şansı bulduk bu konserlerde. 2009 sonbaharında
gelen Alfred Brendel için salonda yer kalmamış ve Güney
Meydan’dan da konser pek çok kişi tarafından izlenmişti.
Bu sene Ocak ayında ise bir piyano efsanesini daha
konuk etti konser salonu: Martha Algerich. Türkiye’ye
ilk kez gelen bu büyük sanatçıyı dinleme şansına erişmek
müthiş bir deneyimdi kuşkusuz.
Albert Long Hall konserlerinin bu yıl sonbahar
programının teması ‘Şarkıların Kanatlarında’. Bu yazıda,
bu sezonun göze çarpan iki konseri hakkında kısa
izlenimler aktaracağım.
Sezonun üçüncü konseri için geçen yıl yine
okulda dinlediğimiz Gürcü piyanist Khatia Buniatishvili
bu yıl ablası Gvantsa Buniatishvili ile birlikte geldi.
1987 doğumlu ve pek çok prestijli ödülün sahibi bu
genç piyanist, konserin ilk bölümünde solo sahne aldı.
Özellikle, bölümün sonunda çaldığı Prokofiyef sonatı
hayli etkileyiciydi (Prokofiyef: Sonat, No.7, Op.83). Bu
müthiş bitirişin ardından
birlikte dört el için
sahneye gelen Gvantsa ve
Khatia kardeşler, Sihirli
Flüt Uvertürü ile salonu
ısıttıktan sonra Brahms’ın
altı Macar Dansı’nı arka
arkaya çaldılar. Brahms’ın
Türk kulağına yakın
folklorik ezgileriyle salon
epey hareketlenmişken
piyanistler, Liszt’in o
ünlü 2 numaralı Macar
Rapsodisi ile öldüren
darbeyi vurdular.
Etkisi uzun süre
hatırlardan silinmeyecek
bu konserin ardından
Gürer Aykal şefliğinde ve Suna Kan solistliğinde
İstanbul Sinfonietta’yı ağırladı Albert Long Hall. Bu
konser, tahminimce, bu sezonun en beklenen konseriydi
ki salonun koridorlarına yerleştirilmiş ek sandalyeler
bunu ispatlıyordu. Gürer Aykal ve Suna Kan’ın gelişinin
yarattığı heyecanın yanı sıra, konser programı da
dikkatleri çekiyordu. Tıklım tıklım salon karşısında
Çaykovski ile başlayan orkestra, aranın ardından bu kez
Suna Kan’ın da katılımıyla Vivaldi’nin Dört Mevsim’ini
çalmak üzere tekrar sahneye geldi. Başlamadan önce
Gürer Aykal’ın dinleyicilere aktardığı bazı anıları hayli
dikkat çekiciydi. Dört Mevsim’i Anadolu’nun pek
çok yerinde yüzlerce kez çaldıklarından bahsetti. “Bu
konserlerden birinin sonunda televizyoncular halka
sorular sordular” diye devam etti Gürer Aykal. “Ne
anladın?” diye sormuşlar bir köylüye, o da “Vallahi, bu
sesler çok sesler, huzur buldum” demiş kameraya. Bir
yaşlı kadına dönmüş kameralar ve aynısını sormuşlar
ona da. “Vallahi” diye başlamış o da. “Vallahi, ben bir