Kaybedilen Rüyaların Hakikati
Faruk Yıldız
Bir yanı bu otobüsten nefret ediyor. Bir yandan da ona minnettar
aslında. Kızın bu durağa getiren tek şey o çünkü. Derin bir iç çekip
caddeye karışıyor genç adam. Hissettirmeden eriyip gidiyor
kalabalığın arasında. Çok sonra köşedeki büfeci anlıyor durumu. Karşı
kaldırımda, her sabah birinin yok olup gittiğini nihayet fark ediyor.
Günlerce gözlüyor onu. Renkli çikletlerin, gazetelerin, su şişelerinin
arasından açılmış o küçücük penceresinden; bir ayini izler gibi yabancı
gözlerle bakıyor genç adamın yüzüne. Onun bu hâli, garip hüznü
yüreğine dokunuyor. Kimselerin, en çok da duraktaki o kızın
göremediği varlığına acıyor içten içe. Artık her sabah, bir merak
curcunası…
Büfeci; inatla ufacık bir adım bekliyor genç adamdan. Ondan bir
umuda tutunmasını istiyor. Fakat bir türlü olmuyor bu. Olamıyor… Her
şey, hep aynı kalıyor o durakta. Beklemenin verdiği teselliyle avunuyor
genç adam. Büfecinin merhameti, günden güne silinmeye başlıyor.
Kızıyor artık. Ara sıra genç adamı kolundan tutup onu şöyle bir
sarsmak, haykırmak geliyor içinden.
“Hadi artık! Böyle sürüp gidecek değil ya…”
Hatta iyi bir göz dağı bile geçiyor aklından.
“ O gidecek ve sen buna alışacaksın. Ama asla eskisi gibi olmayacak.
Tıpkı bacağını kaybeden bir köpek gibi!”
Fakat hiçbir şey diyemiyor büfeci…
Böyle bir işe burnunu sokmaktan korkuyor. Ve o da alışıyor genç
adamın hâline. İşte asıl o zaman anlıyor kaybedilen rüyaların
hakikatini.
Alışmak. aslında korkaklıktır…