5
yerleştirmiyorlar, direk piste iniş yapıyoruz.
Allah Allah diyorum uçağın motoru da nasıl
çalıştıysa sıcağı yüzümü yaladı. Meğer sorun
motorda değil Umman’daymış. Umman cidden daha iyilerine layık bir ülke diyip, etliye
sütlüye dokunmadan uzaklaşmalıymış. Şayet
o sıcakta Safinaz gibi erimemek için kendimi
zor tutuyorum. On beş dakikada bir alışveriş merkezi. Klimasız yaşam alanı yok denecek kadar az. Yemekler genelde et ve balık
ürünleri. Bir de harika bir pilavları bulunuyor. Pirincin adını çeviremiyorum tabii ama
böyle şehriye benzeri bir şey. Et suyuyla harmanlamışlar, bayıltıcı güzelliğe ulaştırmışlar.
Umman’ın meşhuru hurması tabii. Güzelliği
ise göreceli.
İkinci olarak Londra’ya uçuyoruz. Ufacıkcıkcık
bir kültür şokunun ardından kendimi Hyde
Park’ın yeşiline bırakıyorum. Marble Arch’daki
meşhur at kafası heykelinin yanından geçip
kalbimin attığı yere, Oxford Street’e ulaşıyorum. Oxford Street annesini(bendeniz oluyorum) görünce şehri aydınlatacak bir sevinç
yaşanıyor. Selfridges&Co. vitrinlerini bana
ve yaza özel Magnum paketleriyle süslüyor.
Topshop, yirmi kilo verdiğimi bilircesine indirimin dibine vuruyor. Lola Cupcakes oreolu
cupcakelerini metro istasyonlarında da satıyor. Tesco’da ise bize memleket özlemi yaşatmamak için Saka su stoğu bulunuyor. British
Museum gezdikçe bitmiyor. National Portrait
Gallery her sene yenilenen yılın en iyi yüz
portresi sergisiyle canları yakıyor. National
Gallery önünde de le Tour de France dev
ekranlardan yayınlanıyor. Her metroda kayboluyor, her durakta eski bir dostuma rastlamış gibi seviniyorum. Nihayet yolum Covent
Garden’a düşüyor, yakışıklı bir beyle, güzel
bir yemek yiyorum. Her şeyden bıksam da
Londra’nın puslu havasından bıkamıyorum.
Bıkmış taklidi yaparak Roma’ya uçuyorum.
Roma’da aşk başka diyorlar ama Fontana di
Trevi –bizdeki adıyla aşk çeşmesi, benim şansıma tadilata alınmış oluyor. Köşedeki dondurmacı bana gülümsüyor. Her köşede bir
dondurmacı bulunuyor. Onlar bulundukça