Bugünden bakınca, Avrupa ve Amerika’ nın gerek dünya pazarında kapladığı yer gerekse popüler kültürlerinde taşıdığı değer bakımından kahvenin ana vatanı olduğu düşünülebilir. Aynı şekilde günümüzdeki üretim ve tüketim miktarlarına bakarak Türkiye’ de çayın kadim bir geçmişi olduğu fikrine kolayca ulaşılabilir. Oysa kahve Türklerin yaklaşık yedi yüzyıllık bir alışkanlığıdır ve yine Türkler eliyle Avrupa’ ya götürülmüştür. Ülkemizde çay üretimi ise yakın geçmişte, 1947’ de başlamıştır. Kahvenin dünyada ve Türkiye’ de geçtiği evrelerden söz etmeden önce Türkçede günün ilk öğününün adının bu içecekten geldiğini belirtelim.“ Kahve altı” dan kahvaltıya dönüşen sözcük, günlük hayatımızda kahvenin yerinin ne kadar kökleşmiş olduğunu anlatmaya tek başına bile yeter.
2000’ li yılların başında ortaya çıkan“ üçüncü nesil kahve” kavramına artık hepimiz aşinayız. Bu adlandırma 21. yüzyılın başlarından 20. yüzyıla bir bakışla ortaya çıkar. Batı toplumlarında kahve tüketiminin evrimini
göstermek üzere kullanılan terim kahvenin artık sadece bir içecek olmadığını, tarladan fincana dek izi sürülecek bir kültür nesnesi olarak değerlendirilmesi gerektiğini öne sürer. Üçüncü dalga veya üçüncü nesil kahve görüşünü ortaya atanlar birinci dalganın İkinci Dünya Savaşı’ ndan hemen sonra hazır kahve ve kolay erişilebilir filtre kahve ürünlerinin popüler hâle gelmesiyle başladığını söyler. Kahve, bu dönemde reklam çalışmalarının da etkisiyle özellikle Amerika’ da temel bir ihtiyaç maddesi olarak konumlandırılır. Ancak birinci nesil kahvede kalite, tat ve kahvenin kaynağına dair farkındalık önemsenmez. Öne çıkan özellik, kolay ulaşılan kahvenin hızlı hazırlanışıdır.
İkinci nesil kahve, kahve zincirlerinin yayılması ve kahve içmenin sosyal bir aktivite hâline gelmesiyle karakterize edilir. Özellikle 1980’ ler ve 1990’ larda büyük kahve zincirlerinin globalleşmesiyle kahveye olan talep o güne dek görülmemiş oranda artar. Bu dönemde kahveye dair seçenekler çeşitlenir ve espresso bazlı içecekler yaygınlaşır. Kahve,
17