Algı ve hakikat
Ahmet SULA
Yaptığı iş ile“ kimlik” kazanıp da bir şey mi olur insan, yoksa fikir ve kalbiyle bir şeydir de; geçimini temin için bir iş mi yapmaktadır?
“ Bir emniyet mensubu olarak sanat faaliyetleriniz nasıl başladı?” diye sorduklarında,
“ Bir sanatçı olarak polislik hayatınız nasıl başladı sorusu daha önemli ve doğru olurdu” dedim.
“ Kimsin?” sorusu ise en doğru ve önemli soruydu aslında...
Yaptığı iş ile“ kimlik” kazanıp da bir şey mi olur insan, yoksa fikir ve kalbiyle bir şeydir de; geçimini temin için bir iş mi yapmaktadır?
Ben bir emniyet müdürü müyüm, kaligraf mı, şair mi, ressam mı, sanatçı mı, yoksa bu çalışmalarıyla anılan Ahmet Sula adında bir insan mı?
Ne yaptıklarımızı mı merak eder insanoğlu, yoksa kim olduğumuzu mu? Neyin peşindeyizdir, neyin peşinde olmalıyızdır?
Adem( as)’ dan Platon’ a, Platon’ dan Peygamber( sav)’ e, O’ ndan bugüne kadar hakikati arayan insanların sayısı, algıların peşinden giden insanların sayısından hep az olmuştur. Az düşünmemizden sebep bu böyle.
42
Daha birbirimizle tanışırken başlıyor menfaatler ve statüler üzerine inşa ettiğimiz kişilik:“ Ne iş yapıyorsunuz?”
“ İnandıklarını yaşamayanlar, yaşadıklarına inanırlar” diyor ya Hz. Ömer, nereli olduğumuzu değil ne iş yaptığımızı merakımızdan belli ki; yaşadıklarımız inandıklarımızı geçmiş.
Görmek için bir göz, bir de kalbimiz vardı. Fakat biz bakışlarımızı eğitemediğimiz için makinanın ucundaki lensten farkı kalmadı gözlerimizin;‘ dışarıdan ne görüyorsan o!’ oldu eşya bizim için. Böylece elbiselere takılı kaldı bakışlarımız da içindeki insanları tanıyamadık. İnsanları yaptıkları iş ile özdeşleştirdik, karakterini mesleğinden tayin ettik.“ Titr” dedikleri sıfattan şahsiyet kazandık ve kazandırdık hâsıl-ı kelâm.
İnsani değerlerimizden epeyce uzaklaştığımız günümüz dünyasında ziyadesiyle itibar görerek etrafımızı saran bir yanda para, makam, şöhret, bir yanda Mehmet Akif Ersoy’ un:
“ Aldanma insanların samimiyetine, menfaatleri için gelirler vecde,
Vaad etmeseydi Allah cenneti, O’ na bile etmezlerdi secde.” şiiri insanı, kendimi düşündüyordu bana.
Zannedilmek ile olmak, itibar ile şahsiyet, menfaat ile önyargı, meslek, makam, ego, nefis, ruh, algı ve hakikat kavramları üzerine kafa yorarken başta kendime soruyordum: Kimdim ben?
İnsanın hangi sermayesi ile var olduğu
hadis-i şerif ile öğrendim: gerçeğini, okuduğum bir
“ İnsan 3 şeyi ile vardır: Bedeni, dili ve kalbi. Kim ki bir zengine, zenginliğinden dolayı bedeni ve dili ile hürmet ve tevazuda bulunursa o kişinin dininin üçte ikisi gitmiştir!” Hz. Muhammed( sav)
O halde ben de doğumumdan ölümüme kadar bu değerlerle var olacak olan bir insandım. Anladım ki bu değerleri hakkıyla şahsında bulunduran insanlarmış gerçek sanatkârlar. İnsana ve dünyaya şekil veren insanlar. Hayat hikayeleri doğumlarından daha yaşlı, ölümlerinden daha genç insanlar.
O halde birbirimizi söz ve kalplerimiz ile tanıdığımız vakit daha iyi tanımış ve hakiki değeri vermiş oluruz. İşte bu kıymetli değerler üzerinden baktığımızda öyle güzel insanlar görürüz ki etrafımızda; birkaç zengine, makam sahibine veya şöhretli kimseye değişmeyiz çobanlık yapan bir amcayı, sebze satan bir teyzeyi.
Nice büyük alimlerin“ bilmiyorum”, kamil insanların“ olmadık” dediği bir alemde, fikri bir kolaylıktan öte insani ilişkilerde yeri olmaması gereken sosyal bir statüyü kim almakla“ olmuş” olabilir ki?
Egolarımızı( en geniş manada nefis) terbiye etmezsek kendimizi asla aşamaz