SozSehri Sayı 5 | Page 72

Hayatın her alanında Melike BENLİ İnsan bulunduğu çevreye göre bazı kişilikler kazanır. Buna halk arasında “nabza göre şerbet vermek” dense de aslında hepimizin de bildiği gibi düpedüz ikiyüzlülüktür. Aşırı samimi davranışlar, absürt hayranlık ifadeleri, akşam çıkmalar, çay ısmarlamalar, bin türlü taklalar… Acaba altından ne çıkacak diye beklerken “dostunu yakın tut, düşmanını daha yakın!” cümlesini felsefe etmiş bir insan görürsünüz. Hem iş hayatında hem de yaşadığımız sosyal çevrede vardır böyle insanlar. Ve bu tür insanlarla mücadele etmeyi bilmezsek bu tür durumlara maruz kalmaya devam ederiz. Maruz kalmak ise; ruhsatsız bir silahtır. Tehlikelidir. Bu insanlar yükseldikçe adeta evrim geçirerek duygusuz bir insana dönüşürler. Çevresindekiler arkadaş değil, ekarte edilmesi gereken birer rakip ve engeldir artık. Bir de özellikle başkalarının yanında emretmeyi seven modelleri vardır ki tadından 70 mobbing yenmez. İnsanlık bilmezler, saygı, sevgi hayatlarında yer almayan kavramlardır. Kendine verilen makamı sana karşı kullanmak suretiyle mobbing yaparlar. “Gel buraya, git buradan, şunu yap, bunu yapma” gibi emir kipleri barındıran cümleler kurarlar ve kendilerinden nefret ettirirler. Siz bilirsiniz aslında onun ne kadar zavallı, yetersiz ve basit bir insan olduğunu ama ifade etmezsiniz. Çünkü egonun fazlası gereksiz özgüvenden kaynaklanır. Gereksiz özgüven ise yetersizlikten. O kişi aslında bulunduğu yere de kendini yakıştırmıyor ve yetersiz olduğunu biliyordur ama bunu kapatmak için çalışmak, öğrenmek yerine emretmeyi tercih eder. Her şeyde kendisini baz alır. Sanki limit kendisidir. Kendisinden başarısız olanlar aşağıda, çalışmamış, çabalamamış zavallılardır. Kendisinden yukarıdakilerse ubertmenstirler. Haliyle yükseldikçe kıstaslar yükselir. Yani 15 dil bilene göre 10 dil bilen cahildir. Haliyle yükseldikçe etraftakilere kötü davranmaya başlarlar. Bu bir kısır döngüdür ve böylece sürer gider. Bir çocuğu azarlaya azarlaya, öz saygısını zedeleye zedeleye hatta döve döve büyütürseniz büyüyünce nur topu gibi bir zorbanız olur. Çeşitli sebeplerle kendine güvensiz, kendini sevmeyen, kompleksli bir insan için genellikle bu davranış hava gibi su gibi temel ihtiyaçtır. Bu kifayetsiz muhterisler iş hayatında yönetici olmayı çok sever ve çok başarılı mobberlar olurlar ve etrafı tarafından sevilmeyen, her hareketi iğreti gelen bir insana dönüşürler. Bu insanlara karşı tek yapacağınız şey; karakterinizden ödün vermemek. Çünkü insan karakterinden ödün verince artık vazgeçmeyeceği hiçbir şeyi kalmıyor. Eğildiğin anda kafanı kuma gömmek isteyen insanlar kol gezerken etrafta kusura bakmayın ama sevgili egoistler; your ego is my lego :) İstanbul’un Fethi Burhan GÖKTAŞ İstanbul, Roma İmparatorluğunun ikinci büyük şehri, Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğunun başkenti. Yedi tepe üzerine kurulmuş güzel şehir. Tarih boyunca devletlerin, orduların imparatorların hayallerini süslemiş, değişik milletler ve devletler tarafından 29 defa kuşatılmış. İlk önce Bizans denmiş daha sonra Konstantin burayı alınca “Konstantinopolis” adı verilmiş, Arap kaynaklarında “Konstantiniyye” olarak geçmiş, son dönemlerinde Bizanslılar İstanbol adını kullanmışlar. Türkler de fetihten sonra bu ismi “İslambol“ olarak değiştirmişler ancak daha sonra ”Dersaadet ve Asitane” isimleri de kullanılmıştır. Osmanlı devlet olarak resmi belgelerde ise yıkılana kadar “Konstantiniyye” ismini kullanmıştır. İstanbul coğrafi konumu itibariyle Karadeniz’i Marmara Denizi’ne bağlayan boğaza sahip oluşu, Asya ile Avrupa kıtasını birleştiren noktada olması aynı zamanda Doğu Roma’nın başkenti oluşu ticari ve siyasi bakımdan önemini artıran unsurlardır. Bununla beraber o dönem Hristiyanlığın iki önemli mezhebinden birisi olan Ortodoks mezhebinin merkezi ve doğu Hristiyanlığının en büyük ve önemli yapıtlarından olan Ayasofya’nın burada oluşu bu şehri önemli bir dini merkez haline getirmiştir. Daha önce defalarca kuşatılmış olmasına rağmen alınamamış olması, sağlam surları, grajuva (Rum) ateşini anlatan efsaneleri, Bizans’ın entrikaları şehri almak isteyen hükümdarların, komutanların iştahını daha da kabartmakta idi. Aslında Türk devletlerinden ilk defa Avarların 7.yy başlarında şehri iki defa kuşattıklarını ancak başarılı olamadıklarını görüyoruz. İslam dünyasında ise özellikle Peygamberimizin “Konstantiniyye elbette fetholunacaktır, onu fetheden komutan ne güzel komutan, onun ordusu ne güzel ordudur.” hadisine mazhar olmak isteyen İslam orduları tarafından, ilki Emevilerin kurucusu Muaviye olmak üzere pek çok defa şehir kuşatılmış ancak alınamamıştır. Hatta Müslümanlardan Kudüs’ü almak için seferler yapan Haçlılar 1204 yılında İstanbul’a geldiklerinde mezhep çatışması dolayısıyla şehri yağmalamış ve Latin Krallık kurmuşlardır. Osmanlı devletinde İstanbul’u ilk 71