davul çalar. Fakat arkadaşıyla birlikte
neyi çaldıklarını neyi okuduklarını
birbirine karıştırırlar.
Rahmetli Aziz Baba:
-Oğlum Mehmet bu zurnada kaç delik
var?
ve kendi adıyla bilinen Aziz Baba
Camiinin yakınında ki dergâhında
Rabbi Rahim’ine kavuştuğu 1944
yılına kadar Ümmet-i Muhammed’in
irşadıyla meşgul olmuş ve çevresine ışık
saçmış bir mana eridir. Kendisine ahiret
kardeşi olarak seçtiği Sarı Hafızzade
Müçteba Efendi ile büyük muhabbetleri
olmuştur. Sivas’ımızın cömertlikte ender
insanlarından biri olan Sarı Hafızzade
Müçteba Efendi’yi de buradan rahmetle
anmak isterim. Her iki zat bugün Halfelik
Mezarlığının hemen girişinde yan yana
ebedi istirahatgâhlarında yatmaktadırlar.
1989 yılının Ramazan ayıydı. Rahmetli
babam sahur vaktinde evimizin
balkonundan, karşı sokaktan geçen
Ramazan davulcularını sahur yemeğine
davet etmişti. Gelen misafirlerimiz
iki kişiydiler. Misafirler kapıya gelince
babam yaşlı olanı hemen tanımıştı.
Mehmet amca babamın önceden
tanıdığı bir simaydı. Selamlaşma ve
hal hatır faslından sonra imsak vakti
yaklaştığı için babam, anneme sofrayı
hazırlamasını söyledi. Sohbetlerine
devam ederlerken, Rahmetli Mehmet
Amca duygulanarak babama;
-Nurettin aklıma “Çubukçu Aziz
Baba” geldi. Onun ile ilgili bir hatıramı
anlatmak istiyorum dedi. Babam da
“anlat gardaş dinleyelim” diyerek karşılık
verdi.
Rahmetli Mehmet Amca gençlik
dönemlerinde, yanında bir arkadaşı
ile beraber sahur vakti Ramazan
davulu çalmak üzere Sivas sokakların
da dolaşırken yolu hiç bilmediği bir
sokağa düşmüştür. Nasip bu ya, bu
50
sokak Rahmetli Aziz Baba’nın yaşadığı
dergahın bulunduğu sokaktır. Mehmet
Amca ve arkadaşı sokakta ilerlerken
yanlarına yaklaşan bir genç Aziz
Baba’nın kendilerini sahur yemeğine
davet etiklerini söyler. Bunun üzerine
Mehmet Amca yanında ki arkadaşına
“Biz ne yaptık gardaş? Davul zurna
sesi ile mübarek zatı rahatsız ettik
galiba” diyerek arkadaşı ile beraber
Aziz Baba’dan özür dilemeye giderler.
Dergahın kapısına geldiklerinde Mehmet
Amca davul zurnayı arkadaşına teslim
ederek tek başına içeri girer. Rahmetli
Aziz Baba kendisine:
-Hoş geldin oğlum Mehmet, yanında ki
arkadaşını neden içeriye almadın onun
da sahuru yok mu?
Diye sorar ve yanındakilere o genci de
içeriye almalarını söyler. Aralarında ki
konuşma şöyle devam eder:
- Oğlum Mehmet davul zurnayı nereye
koydun? Sen neyle çalgıcılık yapıyorsun?
-Efendim ben ayıp olmasın diye onları
kapının yanına bıraktım.
-Oğlum o davul zurnayı getir burada
bir hava çal da dinleyelim.
-Aman efendim nasıl olur? Burası bir
dergah ben burada nasıl davul zurna
çalabilirim.
Deyince Aziz Baba, Mehmet Amca’ya
- Çal oğlum çal dinleyelim.
Diyerek ısrar eder. Bunun üzerine
Mehmet Amca heyecanla kan ter
içerisinde kalarak karşısındaki zatın
emrini yerine getirmek ister ve bir parça
Diye sorar. Mehmet amca defalarca
kullandığı zurnanın üzerinde kaç delik
olduğunu unutarak tahmini bir cevap
verir.
Yeryüzünün Gurbetçileri:
Mülteciler
- Yedi tane delik var herhalde Efendim,
deyince rahmetli Aziz Baba;
- Oğlum bu iş senin ekmek paran değil
mi? Bunda utanılacak bir durum yok.
Kazandığın parayla sen çocuklarının
geçimini sağlıyorsun sen bu çalgıyı
üflerken deliklerden birini Allah için
üfle yani Allah-u Teala’yı hiçbir zaman
unutma. O’nu sev, O’nun emirlerini
yerine getir. Gerisi Allah, Gaffur Rahim’dir,
Kerim’dir. Seni kimselere muhtaç etmez
evladım, diyerek Mehmet Amca’ya büyük
bir moral vererek onun özgüvenini
artırmıştır.
Sahur yemeklerini tamamladıktan
sonra sıra vedalaşmaya gelince rahmetli
Aziz Baba’nın Mehmet Amca’ya güzel
bir sürprizi daha olmuştur. Yanında ki
genç ile birlikte Mehmet Amca’ya birer
tane küçük altın hediye etmek isteyince
Mehmet amca:
- Aman efendim zahmet ediyorsunuz
karnımızı doyurduk elhamdülillah buna
gerek yok, deyince Rahmetli Aziz Baba:
- Al evladım bunun adı diş kirasıdır.
Hani yemek yediniz ya dişleriniz
aşınmıştır, diyerek tatlı bir nükte
yapmış ve güzel bir yardımlaşma örneği
sergilemiştir.
Ecdadımız Osman-ı Aliye’den gelen bir
gelenek olan diş kirası kavramı, gönülleri
çok zengin olan kanaat ehli insanların
yapacakları yardımları bile kelam-ı
kibar kullanarak karşısındakileri rencide
etmeden gerçekleştirdiklerinin çok güzel
bir örneğidir.
Ey Mekke!
Ne güzel bir şehirsin
ve sen bana ne kadar
sevimlisin. Şayet kavmim
beni senden zorla çıkarmış
olmasaydı, senden başka
hiçbir yerde yaşamazdım.
Hz. Muhammed
Rumeysa GÖKSU
İnsanlık tarihi bir göç ile başladı. Âdem
babamız cennetten çıkarılıp dünyaya
gönderildi. Bu, insanlığın ilk ve en
sancılı göçü idi. Sonra oğul Kâbil büyük
cürmünü işleyince, ölünceye kadar
yeryüzünde dolaşıp durmaya mahkûm
edildi.
Bu açıdan bakıldığında peygamberler
tarihinin bir göç tarihi olduğunu görürüz.
Ya zalim kraldan ya da ıslah imkânı
kalmamış, helak olacak kavimden kaçış,
nebileri yola düşürmüştür. Hatta bazı
peygamberlerin geniş bir mıntıkada ayak
basmadığı yer kalmamıştır. İbrahim ve
Musa (As.) böyledir.
Son peygamber(sav) de muhacir
enbiya geleneğine dâhil. Öyle ki;
Müslümanların tarihi ve takvimi bir göç
ile başlar. Mekke’de yaşama imkânı
kalmayınca Medine’ye hicretin yolunu
açılmıştır. İşte biz bu kutlu yürüyüşü
milat kabul etmişiz. Vaktimizi Efendimiz
‘in adımlarına ayarlamışız. Mekke’den
ayrılırken ömrünü geçirdiği şehre son bir
nazar ederek söylediklerini hatırlayalım:
“Ey Mekke! Ne güzel bir şehirsin ve
sen bana ne kadar sevimlis