SozSehri Sayı 5 | Page 32

Tûtînâme Cinsiyet Freud Birsen AKPINAR Nesnelerin varoluşlarıyla ilgili özde birlikleri söz konusudur. Canlı ya da cansız bütün varlıklar uzamları olmak noktasında birdir. İnsan, bu ekosistem içerisinde yaratıcı tarafından nesneye, bitkiye ve hayvana nispetle daha ayrıcalıklı ve daha imtiyazlı bir noktaya yerleştirilmiştir. Yaratıcı... Hudûsun başlangıç noktası, cüz’ün idrakinin kavrayamadığı... Ya yaratılmış olan... İnsan... Yıllardır en bilgilisinden en cahiline, en varlısından en yoklusuna, en büyüğünden en küçüğüne, en çoğundan en hiçine bütün herkesin çözmek için el attığı bir düğüm değil midir? Kimisi karadır, kimisi beyaz; kimisi azizdir, kimisi zelil... Kimi atlas kundaklara doğar, kimi bir dağ ayazında bir paçavraya. Kimi esir doğar, kimi hür; kimi erkek doğar, kimi kadın; kimi babasız doğar Âdem gibi, İsa gibi, Havva gibi... Hepsinin müsebbibi ise "Kudret Eli"... Ancak sayamadıklarımızla birlikte tümü özde eşit, özde bir. Ne var ki, Tanrı’nın nezdinde eşit doğmak ve Tanrı’ya dönerken bütün varlardan sıyrılarak bir tek "Var"a, "yok" dönmek; yaratılmış olanlar, yani noksanlar içindeki değer yargılarını pek etkilemiyor. İşte bu noktada başlıyor, 30 kadının yaratılıştan biçilmemiş ancak doğuştan giydirilmiş mücrimelik kisvesiyle yazgıya dönüşen serüveni. Bizler bazen yaşayarak, şahit olarak idrak ederiz bu macerayı bazen da kitap olur açılır önümüze. Kadınların hayatlarına ait öykülerin dillendirildiği geçmişten günümüze ulaşan mitler, efsaneler, masallar, halk hikâyeleri, vs. birçok eser vardır. Bunların çoğunda kadına biçilen rol hemen hemen hiç değişmez, hep birbirinin benzeridir. Bin Bir Gece Masalları ve onun formunda birçok Doğu klasiğinde Doğu kültürünün kadına bakış açısını bulmak mümkündür. Tûtînâme, asıl kahramanın kadın olması bakımından, bu açıdan incelenmeye değer bir örnektir. Bu eser, sözlü gelenekten günümüze ulaşmış, anonim ve beynelmilel ancak mutlak Doğulu bir eserdir. Tûtînâme, Mahışeker'in nefis mücadelesinin hikâyesidir. Kocası Said, akıllı bir papağan (Tûtî) satın alır ve her işini ona danışarak yapmaya başlar. Bir gün Said, Tûtî’nin tavsiyesine uyarak, ticaret yapmak için, uzun bir deniz yolculuğuna çıkar. İşte hikâyemiz, bu ayrılıkla birlikte başlayan ve Mahışeker’in kendi içinde nefsiyle hesaplaşmasını ve günah (kocasını aldatma) düşüncesini yenmesini anlatan bir halk hikâyesidir. Eserde işlenen erillik ve dişillik temleriyle akıllılık ve aptallık paralel bir seyir izler. Bu pencereden kadına bakış açısıyla Tûtînâme bizi hayal kırıklığına uğratır. Diğer yandan belki adı unutulmuş olan asıl müellifinin belki de Doğu zekâsının ve sezgisinin muhteşem bir tespitiyle karşı karşıya kalırız. Tûtînâme; bugün "psikanaliz" adıyla bildiğimiz, Sigmund Freud tarafından psikolojide tedavi metodu olarak kullanılan ve "Ben"i nesneleştirmek suretiyle üçe bölen metodu, Mahışeker’in şahsında örneklemektedir. “Aslında özne olan Ben, nesne haline gelebilir mi? Elbette Ben, nesne olarak alınabileceğ inden, başka nesnelerle karşı karşıya gelmesi gibi kendi kendisiyle de karşı karşıya gelir, kendi kendini gözler, eleştirir vb. Aynı zamanda Ben’in bir bölümü öbürüne karşı koyar. Demek ki, Ben bölünebilir.”1 Oysa bu yöntemin adı Freud tarafından bu eserden yüzyıllarca sonra ve ancak XX. yüzyılda konulmuştur. Psikoloji kitaplarında “id” (alt ben, ilkel benlik), “ego” (ben) ve “süper ego”2 (üst ben) şeklinde ifade edilen benliğin üç bölümü, eserimizde; Acûze, Dişi Tûtî ve Akıllı Tûtî isimleriyle vücut bulmuştur. Freud’un kendisi tarafından da "benüstü", "ben" ve "şu" şeklinde ifade edilir. “Ben üstü, ben ve şu... İşte aralarında kişinin psişik aygıtını bölüştürdüğümüz ve şimdi birbirleriyle karşılıklı bağlantıları ile uğraşacağımız üç imparatorluk, üç ülke, üç eyalet.” 3 İd, insanın biyolojik yanıdır, yani ihtiyaçların ve dürtülerin önem arz ettiği kişilik bölümü. Eserde kişiliğin bu yönü Acûze tiplemesiyle verilir. Daha önce de belirtildiği gibi asıl anlatılmak istenen nefis mücadelesidir. Acûze, burada nefsi sembolize eden allegorik bir kahramandır. Bilindiği üzere nefis kötüdür, haindir. Tabiatının gereğini yapar ve Mahışeker’in gönlüne çok sevdiği kocası ile ilgili şüpheler düşürür. Komşu Beyzade, kahramanımıza âşık olmuştur ve Acûze’yi aracı göndermiştir. Beyzade, günahı sembolize eder. Kahramanımızın kocası Said ise, hedeftir. Yani Mahışeker günahı yenerse hedefine ulaşacaktır. Acûze: “Evet kocan sana, sen kocana âşık bulunuyorsunuz. Fakat o seferde aşkının hararetini teskin eder. Her gün bir diyara, her zaman bir lâlezâra giderek ay yüzlü ve gül yanaklılarla zevk ve sefa eder. Oysa sen burada onun ayrılığı ile ağlayıp inliyor, kalbinin kanını içiyorsun. Aklı başında olan bir adam, bugünün zevkini yarına bırakır mı? Çünkü yarının da ayrı bir zevki vardır. Bugün sana âşık ve tutkun olan Beyzâde ile zevk ve sefaya dal. Yarın kocan geldiği zaman onunla da aynı şeyleri yaparsın.”4 der. Bu, Mahışeker’in bilinçaltının ifadesidir. Temelinde ise, kocasını kaybetme kaygısı yatar. Her ne kadar Freud, “id” ile “libido” (cinsellik ve saldırganlık) kavramlarını özdeşleştirirse de Mahışeker’de ortaya çıkan; cinsellikten öte bir ihtiyaç, bir kaybetme kaygısı, unutulma korkusudur. Çünkü o kadındır ve: “Kadın özgecidir, daha doğrusu merkezi dışındadır. Yani hazlarının da, kaygılarının da bir başkasıdır kaynağı. Sevdiği ve sevilmek istediği biri: Koca, çocuklar, baba, dost vs... 5 Bilinçaltına itilen bu türden kaygı, korku, vb. olguları yenmenin ve onlardan kurtulmanın tek yolu onları bilinç alanına aktarmaktır. Kahramanımızın da yaptığı budur. Kocasının uzak diyarlarda onu unutması ya da başka kadınlara meyletmesi korkusunu içinde taşır. Ancak bu, bastırılmış bir kaygıdır. Acûze’nin konuşması, bu çerçevede Mahışeker’in kendisine bilinçsizce uyguladığı bir çeşit psikanaliz örneğidir. Tespit edilmesi gereken ise, bu korkunun nevrotik bir korku olup olmadığıdır. Freud nevrotik korkuyu şöyle tarifler: “Bildiğimiz gibi korkunun doğuşu Ben’in tehlikeye karşı tepkisi olup, kaçışa hazırlık için işarettir. Bu nedenle, nevrotik korkuda Ben’in de libidosunun isteklerinden kaçmaya kalkıştığını ve bu iç tehlikeyi sanki bir dış tehlikeymiş gibi ele aldığını düşünmek zor değildir. Böylece korkunun olduğu yerde korkulacak bir şeyin de bulunması gerektiği düşüncemiz de doğrulanmış olur.”6 İç tehlikeyi dış tehlikeymiş gibi ele almak sözü, olay örgümüzün düğüm noktalarını ve merak unsurlarını birebir açığa çıkaran sembollere işaret eder. Acûze’nin şahsında kimliğini bulan nefis, asıl tehlike olduğu halde faraza dıştan gelen bir tehlikenin, yani Beyzade’nin, aracısı durumundadır. İşte bu noktada “ben” (ego) sahneye çıkar. “Ego”, “id”e üstün gelebildiği ölçüde fiziksel ve ruhsal çevreye uyumu temin eden ruhsal yapıdır. Hikâyede “ben”in temsilcisi, Said’in Akıllı Tûtî’ye arkadaşlık etmesi için satın aldığı dişil papağan “Farik”tir. Eserde bu Tûtî için “cahildi”7 kelimesi kullanılarak ona aptallık ve duygusallık ifade eden davranışlar yüklemek suretiyle bir bakıma kadının eksik yönleri anlatılmak istenir. Esere Doğu muhayyilesinin kadına bakış açısı olmaklığı nazarıyla baktığımız zaman bu türden üzücü nitelendirmelerle karşı karşıya kalmak kaçınılmazdır. Bu nitelendirmelerden biri olan "Saçı uzun aklı kısa" mantığı, tûtîlerin satın alınması aşamasında kendini gösterir. Said; eril Tûtîyi bin altına, Farik’i ise bir altına alır. Bu birbirine nispet edilen bir değer ölçüsünün ifadesidir. Bu düşünce tarzı, her ne kadar Doğu bilincine İslam inancıyla birlikte girmiş gibi görünse de tamamıyla İsrailiyata ve geleneğe dayanan bir yanlış yönlendirmenin sonucudur. Hatta bu yanlışlık İslam âlimleri, filozofları ve onların eserlerini dahi etkilemiştir. İbn-i Arabî, erkeklerin kadınlara nazaran daha üstün olduklarını söyler: “Adem (erkek) asildir, kadın onun parçasıdır (ferî) Kadın erkeğin eğe kemiğinden yaratılmış olduğu için belli bir eğriliğe sahiptir. Kadının dîni eksiktir Kadının aklı eksiktir Kadının kuvveti (fizik gücü) eksiktir.” 8 31