Tûtînâme
Cinsiyet
Freud
Birsen AKPINAR
Nesnelerin varoluşlarıyla ilgili özde
birlikleri söz konusudur. Canlı ya da
cansız bütün varlıklar uzamları olmak
noktasında birdir. İnsan, bu ekosistem
içerisinde yaratıcı tarafından nesneye,
bitkiye ve hayvana nispetle daha
ayrıcalıklı ve daha imtiyazlı bir noktaya
yerleştirilmiştir.
Yaratıcı... Hudûsun başlangıç noktası,
cüz’ün idrakinin kavrayamadığı... Ya
yaratılmış olan... İnsan... Yıllardır en
bilgilisinden en cahiline, en varlısından
en yoklusuna, en büyüğünden en
küçüğüne, en çoğundan en hiçine bütün
herkesin çözmek için el attığı bir düğüm
değil midir?
Kimisi karadır, kimisi beyaz; kimisi
azizdir, kimisi zelil... Kimi atlas
kundaklara doğar, kimi bir dağ ayazında
bir paçavraya. Kimi esir doğar, kimi
hür; kimi erkek doğar, kimi kadın; kimi
babasız doğar Âdem gibi, İsa gibi, Havva
gibi... Hepsinin müsebbibi ise "Kudret
Eli"... Ancak sayamadıklarımızla birlikte
tümü özde eşit, özde bir.
Ne var ki, Tanrı’nın nezdinde eşit
doğmak ve Tanrı’ya dönerken bütün
varlardan sıyrılarak bir tek "Var"a,
"yok" dönmek; yaratılmış olanlar, yani
noksanlar içindeki değer yargılarını pek
etkilemiyor. İşte bu noktada başlıyor,
30
kadının yaratılıştan
biçilmemiş ancak
doğuştan giydirilmiş
mücrimelik kisvesiyle
yazgıya dönüşen
serüveni. Bizler bazen
yaşayarak, şahit olarak
idrak ederiz bu macerayı
bazen da kitap olur açılır
önümüze. Kadınların hayatlarına
ait öykülerin dillendirildiği geçmişten
günümüze ulaşan mitler, efsaneler,
masallar, halk hikâyeleri, vs. birçok eser
vardır. Bunların çoğunda kadına biçilen
rol hemen hemen hiç değişmez, hep
birbirinin benzeridir.
Bin Bir Gece Masalları ve onun
formunda birçok Doğu klasiğinde Doğu
kültürünün kadına bakış açısını bulmak
mümkündür. Tûtînâme, asıl kahramanın
kadın olması bakımından, bu açıdan
incelenmeye değer bir örnektir. Bu
eser, sözlü gelenekten günümüze
ulaşmış, anonim ve beynelmilel ancak
mutlak Doğulu bir eserdir. Tûtînâme,
Mahışeker'in nefis mücadelesinin
hikâyesidir. Kocası Said, akıllı bir
papağan (Tûtî) satın alır ve her işini
ona danışarak yapmaya başlar. Bir
gün Said, Tûtî’nin tavsiyesine uyarak,
ticaret yapmak için, uzun bir deniz
yolculuğuna çıkar. İşte hikâyemiz, bu
ayrılıkla birlikte başlayan ve Mahışeker’in
kendi içinde nefsiyle hesaplaşmasını ve
günah (kocasını aldatma) düşüncesini
yenmesini anlatan bir halk hikâyesidir.
Eserde işlenen erillik ve dişillik
temleriyle akıllılık ve aptallık paralel
bir seyir izler. Bu pencereden kadına
bakış açısıyla Tûtînâme bizi hayal
kırıklığına uğratır. Diğer yandan belki adı
unutulmuş olan asıl müellifinin belki de
Doğu zekâsının ve sezgisinin muhteşem
bir tespitiyle karşı karşıya kalırız.
Tûtînâme; bugün "psikanaliz" adıyla
bildiğimiz, Sigmund Freud tarafından
psikolojide tedavi metodu olarak
kullanılan ve "Ben"i nesneleştirmek
suretiyle üçe bölen metodu,
Mahışeker’in şahsında örneklemektedir.
“Aslında özne olan Ben, nesne haline
gelebilir mi? Elbette Ben, nesne olarak
alınabileceğ inden, başka nesnelerle karşı
karşıya gelmesi gibi kendi kendisiyle de
karşı karşıya gelir, kendi kendini gözler,
eleştirir vb. Aynı zamanda Ben’in bir
bölümü öbürüne karşı koyar. Demek ki,
Ben bölünebilir.”1 Oysa bu yöntemin adı
Freud tarafından bu eserden yüzyıllarca
sonra ve ancak XX. yüzyılda konulmuştur.
Psikoloji kitaplarında “id” (alt ben,
ilkel benlik), “ego” (ben) ve “süper
ego”2 (üst ben) şeklinde ifade edilen
benliğin üç bölümü, eserimizde; Acûze,
Dişi Tûtî ve Akıllı Tûtî isimleriyle vücut
bulmuştur. Freud’un kendisi tarafından
da "benüstü", "ben" ve "şu" şeklinde
ifade edilir. “Ben üstü, ben ve şu...
İşte aralarında kişinin psişik aygıtını
bölüştürdüğümüz ve şimdi birbirleriyle
karşılıklı bağlantıları ile uğraşacağımız üç
imparatorluk, üç ülke, üç eyalet.” 3
İd, insanın biyolojik yanıdır, yani
ihtiyaçların ve dürtülerin önem arz
ettiği kişilik bölümü. Eserde kişiliğin bu
yönü Acûze tiplemesiyle verilir. Daha
önce de belirtildiği gibi asıl anlatılmak
istenen nefis mücadelesidir. Acûze,
burada nefsi sembolize eden allegorik
bir kahramandır. Bilindiği üzere nefis
kötüdür, haindir. Tabiatının gereğini
yapar ve Mahışeker’in gönlüne çok
sevdiği kocası ile ilgili şüpheler düşürür.
Komşu Beyzade, kahramanımıza âşık
olmuştur ve Acûze’yi aracı göndermiştir.
Beyzade, günahı sembolize eder.
Kahramanımızın kocası Said ise,
hedeftir. Yani Mahışeker günahı yenerse
hedefine ulaşacaktır. Acûze: “Evet kocan
sana, sen kocana âşık bulunuyorsunuz.
Fakat o seferde aşkının hararetini teskin
eder. Her gün bir diyara, her zaman
bir lâlezâra giderek ay yüzlü ve gül
yanaklılarla zevk ve sefa eder. Oysa sen
burada onun ayrılığı ile ağlayıp inliyor,
kalbinin kanını içiyorsun. Aklı başında
olan bir adam, bugünün zevkini yarına
bırakır mı? Çünkü yarının da ayrı bir
zevki vardır. Bugün sana âşık ve tutkun
olan Beyzâde ile zevk ve sefaya dal. Yarın
kocan geldiği zaman onunla da aynı
şeyleri yaparsın.”4 der. Bu, Mahışeker’in
bilinçaltının ifadesidir. Temelinde
ise, kocasını kaybetme kaygısı yatar.
Her ne kadar Freud, “id” ile “libido”
(cinsellik ve saldırganlık) kavramlarını
özdeşleştirirse de Mahışeker’de ortaya
çıkan; cinsellikten öte bir ihtiyaç, bir
kaybetme kaygısı, unutulma korkusudur.
Çünkü o kadındır ve: “Kadın özgecidir,
daha doğrusu merkezi dışındadır.
Yani hazlarının da, kaygılarının da bir
başkasıdır kaynağı. Sevdiği ve sevilmek
istediği biri: Koca, çocuklar, baba, dost
vs... 5
Bilinçaltına itilen bu türden kaygı,
korku, vb. olguları yenmenin ve onlardan
kurtulmanın tek yolu onları bilinç
alanına aktarmaktır. Kahramanımızın
da yaptığı budur. Kocasının uzak
diyarlarda onu unutması ya da başka
kadınlara meyletmesi korkusunu
içinde taşır. Ancak bu, bastırılmış bir
kaygıdır. Acûze’nin konuşması, bu
çerçevede Mahışeker’in kendisine
bilinçsizce uyguladığı bir çeşit psikanaliz
örneğidir. Tespit edilmesi gereken ise,
bu korkunun nevrotik bir korku olup
olmadığıdır. Freud nevrotik korkuyu
şöyle tarifler: “Bildiğimiz gibi korkunun
doğuşu Ben’in tehlikeye karşı tepkisi
olup, kaçışa hazırlık için işarettir. Bu
nedenle, nevrotik korkuda Ben’in de
libidosunun isteklerinden kaçmaya
kalkıştığını ve bu iç tehlikeyi sanki bir dış
tehlikeymiş gibi ele aldığını düşünmek
zor değildir. Böylece korkunun olduğu
yerde korkulacak bir şeyin de bulunması
gerektiği düşüncemiz de doğrulanmış
olur.”6 İç tehlikeyi dış tehlikeymiş gibi
ele almak sözü, olay örgümüzün düğüm
noktalarını ve merak unsurlarını birebir
açığa çıkaran sembollere işaret eder.
Acûze’nin şahsında kimliğini bulan nefis,
asıl tehlike olduğu halde faraza dıştan
gelen bir tehlikenin, yani Beyzade’nin,
aracısı durumundadır.
İşte bu noktada “ben” (ego) sahneye
çıkar. “Ego”, “id”e üstün gelebildiği
ölçüde fiziksel ve ruhsal çevreye uyumu
temin eden ruhsal yapıdır. Hikâyede
“ben”in temsilcisi, Said’in Akıllı Tûtî’ye
arkadaşlık etmesi için satın aldığı dişil
papağan “Farik”tir. Eserde bu Tûtî için
“cahildi”7 kelimesi kullanılarak ona
aptallık ve duygusallık ifade eden
davranışlar yüklemek suretiyle bir
bakıma kadının eksik yönleri anlatılmak
istenir. Esere Doğu muhayyilesinin
kadına bakış açısı olmaklığı nazarıyla
baktığımız zaman bu türden üzücü
nitelendirmelerle karşı karşıya kalmak
kaçınılmazdır. Bu nitelendirmelerden
biri olan "Saçı uzun aklı kısa" mantığı,
tûtîlerin satın alınması aşamasında
kendini gösterir. Said; eril Tûtîyi
bin altına, Farik’i ise bir altına alır.
Bu birbirine nispet edilen bir değer
ölçüsünün ifadesidir. Bu düşünce tarzı,
her ne kadar Doğu bilincine İslam
inancıyla birlikte girmiş gibi görünse
de tamamıyla İsrailiyata ve geleneğe
dayanan bir yanlış yönlendirmenin
sonucudur. Hatta bu yanlışlık İslam
âlimleri, filozofları ve onların eserlerini
dahi etkilemiştir. İbn-i Arabî, erkeklerin
kadınlara nazaran daha üstün
olduklarını söyler:
“Adem (erkek) asildir, kadın onun
parçasıdır (ferî)
Kadın erkeğin eğe kemiğinden
yaratılmış olduğu için belli bir eğriliğe
sahiptir.
Kadının dîni eksiktir
Kadının aklı eksiktir
Kadının kuvveti (fizik gücü) eksiktir.” 8
31