Edebiyatın
hayatımızdaki yeri:
Boşluk hakkı...
Yıldız RAMAZANOĞLU
Şiir hikaye roman yazmanın
mahiyeti doğru dürüst açıklanabilmiş
değil. Tarkovski’ nin insanları ölüme
hazırlamak için film çekiyorum dediği
gibi, yazarlar da gerçekliği en baştan
ele alıp kurguya bulayarak insanın
üzerindeki yükü azaltmak istiyor olabilir.
Zihnimizi oyalayan şeylerin arasından
yukarı doğru yükselen değerlerin
belirmesi mümkün mü? Bütün
insanlar sadece kendi haklılıklarına
odaklandıklarında, güçlünün karanlığa
mahkum ettiklerinin haklılık payını
bulup çıkarmak edebiyatın işlevi olmalı.
Aslında edebiyatın amacı bir takım
sonuçlar çıkarmaktan ziyade insanı
farklı bir hissiyata sürüklemek, gücünü
kaybetmiş duyguları, solgun ihtimalleri,
mümkün olduğu bile unutulmuş gözden
düşmüş yaklaşımları yeniden tezahür
alanına taşımak olabilir.
Yaşamın hızı bizi köklerimizden
kopardı. Sürüklenme hissi çok yoğun.
Modern zamanlarda, yaşadığımız şeyin
ne olduğuna dönüp bakma hakkı
elimizden alındı sanki. İçine sığınıp
düşünebileceğimiz bir boşluğa her
zamankinden çok ihtiyacımız var, çünkü
çember “daima daha hızlı” mottosuyla
sürekli daralıyor. Biteviye değişen
kabuktaki maceramız, bizi değişmeyen
özden iyice uzaklaştırdı.
Edebiyat bu noktada var olanın
ağırlığını taşımakta zorlanan insana,
bilgiden daha fazlasına ihtiyaç duyan
kişiye adeta gaipten sesleniyor. Mesela
üniversiteye gidecek bir genci anlatmaya
6
çalışmıştım Köprüdeki Kız hikayemde.
Delikanlı tıpkı Dostoyevski’nin
gençlik romanı “Beyaz Geceler”
deki kahramanın köprüde ağlayan
yapayalnız bir kızla karşılaşması gibi
karşılaşmalar hayal ediyor, birlikte
yüce idealler peşinde koşabileceği
arkadaşlar istiyordu. Ailesi ise -her
zaman deriz ya haklı olarak- kendini
kurtarabileceği bir mesleği ve bol
kazancı olmasını önemsiyordu oğulları
üzerine hayal kurarken. Oysa ne kadar
dünyevi hedeflere odaklansak da her
insanın kalbinin bir kuytusunda kişisel
çıkarlardan daha fazlasına dair insani bir
yükseliş saklıdır.
gelmeyeni yasaklananı susturulanı
temsil etmede rol alır. Basit görünenin
içindeki fevkaladeliğe ayna tutar. Yazar
hayata olaylara tarihe bakış açıları
arasında tarafsız olacak diye bir kaide
yok, mümkün de değil, hatta sağlam
bir bakış açısı bir iddiası olmalı. Fakat
bu merhametsizliğe başöğretmenliğe
tarafgirliğe ideolojilerin bayr ağını
dalgalandırmaya dönüşmemeli. Yazmak
bir eylem biçimidir, taraftar peşinde
koşmayla asla telef olamayacağı gibi
tersine kendi meşalesini yapayalnız
taşımaya yazgılıdır.
Edebiyatın sevinci insana boşluk
sunmada, kaçacak bir yer açmada
tezahür eder. Herkesin her şeyi bildiği
ve haklılığından zerre kadar kuşku
duymadığı bir zamanda edebiyatın sona
erdiğini söyleyenlere katılmak mümkün
değil. Tersine edebiyatın bize sunacağı
belirsizliklere, kuşkulara, muğlaklıklara
ihtiyacımız var.
Çocukken ev misafirlerle dolup
taştığında masanın altına, çamaşır
makinesinin boşluğuna girip, balkona
saklanıp hayal kurardım. Boşluk hakkı
insanın en temel insan haklarından.
Nasıl yaşayıp nasıl tüketeceğimizin,
neye ihtiyaç duyup duymayacağımızın
buyurgan bir edayla dikte edildiği
zamanda, durmayı, geriye dönüp
sakince bakmayı, yavaşlamayı ve bir
boşluğa girmeyi özlüyoruz. “Tuttuğunu
koparan adam” diye övdüğümüz
kişilerin, önüne geleni ezip geçmesine
başarı derken, çok iyi bir şeymiş gibi
kadınların da aynı yolda yarışmasının
yolu döşendi.
Tuttuğunu koparan değil okşayan
kıyamayan esirgeyen insan kurtaracak
bu dünyayı. İnsanın yaratılışı sırasında
meleklerin hayreti boşuna değil.
Kötülüğe meyletme istidadı insanın
üzerindeki en büyük ağırlık. İtalo Calvino’
ya işte bu yüzden belli anlarda sanki
dünya bütünüyle taşa dönüşüyormuş
gibi geliyordu. Yaşamın hiçbir yönünü
dışarıda bırakmayan bir taşlaşma.
Bu ağırlığı kaldırmak için yazdığını
söylüyordu hafiflik ilkesini savunurken.
Edebiyatın işlevi en çok budur, insanın
yükünü azaltmak, ağırlıklara dikkat çekip
hafiflemek için yeni kapılar açmak.
Edebiyatın işlevi bazı kahramanlardan
nefret etmek değil fiilleri analiz etmek,
olması gerekene doğru yaşamı yeniden
ele alıp sürüklemek. Kahramanlarından
nefret eden yazarlar bu yüzden ruhuna
ağırlık verir okurun. Bu noktada Kafka
sanıldığının aksine beni yormaz. Mesela
yeni üretilen bir işkence aletinin gücünü
bir insan üzerinde deneyen adamı
anlatırken hikayeden ‘ne yaptın kendine,
ruhuna kastediyorsun, sen bu olabilir
misin’ sözleri zımnen yükselir. Son
tahlilde işkenceci o masaya asıl kendini
yatırmış, içinin suyunu bitirmekle bir
insan olarak kendi sonunu getirmekle
meşguldür. Bu aydınlanmayı ancak
edebiyat gerçekleştirebiliyor işte.
İnsanlar birbirlerinin hikayelerine
aşina olmadıklarında düşmanlık
çok daha kolay yeşeriyor. Edebiyat
bu mağduriyeti gidermede, dile
7