SozSehri Sayı 4 | Page 72

OCAK - ŞUBAT - MART 2016 Makale Birsen AKPINAR Yüksek Ruhlar İnsanı imar eden birikimlerdir tecrübeler. Her biri bir katma değerdir ve yaşanmışlıkların en mahir çizgileriyle derin buruşukluklar bırakır tenimizde dünü, bugünü, yarını anlatan. “Yalnızlık bir Allah’a mahsustur.” diye fısıldar birimizin kulağına ömrüne bir başkasını katsın, gönlüne aşktan nar kırmızısı sıcacık nehirler aksın diye ya da “Taş taşa değmeyince duvar olmaz.” der, ötekine Habil’e kıyınca Kabil; onulmaz bir yasa dönmesin diye hayat. Hepsi insana has, evrene has bir döngünün gereğidir bizce. Olmaktadır, olmaya devam edecektir arzın ve insanın vadesi dolana dek. Bu yüzden yalnız olamayız. Bu yüzden mutlaka olmalıdır birileri etrafımızda. Tabiatımızda yoktur yalnızlık, ismiyle müsemma bir ünsiyet ihtiyacı, insan 70 doğasının vazgeçilmez gereğidir. Her daim seveceğimiz, birlikte olmaktan mutlu olacağımız ve mutlu olmasıyla göneneceğimiz bir sıcaklık, bir başka ruh isteriz yanı başımızda. Bir nefese, bir sese sarılırız kuvvetsiz düştüğümüzde; onun onamasıyla kudret kazanır, ona dayanarak dik dururuz zamanın güçlüleri karşısında. Işıksızlaşır, çıkışsızlaşırız o sesi ve nefesi kaybettiğimizde. Çünkü öyle alışırız ki onu gülümsetmeden gülmemeye, o doymadan doymamaya, o uyumadan uyumamaya… Bazen bir eş, bazen bir evlat, bazen bir dost olur bu nefes; Âdem gibi, Hâbil gibi… Kimliğinden öte onu değerli kılandır bizim için muteber olan, yani itibarı kendi varlığından menkul bir sevilendir o bize göre. Mutsuz oluruz zaman zaman. Şairce, şairin gönlünce: “Çocukken gün battı mı bir köşede ağlardım. Nihayet döne döne aynı noktaya vardım.”¹ Eşyanın rengi değişir. Gün kararır, yaprak sararır. Bir yanılgı, bir hayal kırıklığı, bir ihanete uğramışlık hissi umudun pembe rengini gün batımın kızıllığına ve ardından gelen kopkoyu bir karanlığa evirir. Yanımızdaki yöremizdeki herkesin aslında benliğinde mevcut olan feragat duygusunu, adanmışlık hissini unuttuğunu, başka birini mutlu ederek mutlu olmak değerinden gün geçtikçe daha da uzaklaştığını görmeye başlar, bundan acı duyarız. Bu uzaklıktan ve törpülenerek inceltilmiş sığ sevgilerden doğan mutsuz nesiller, bu nesillerin oluşturduğu prematüre bir toplum… Eksik düşünen, eksik yaşayan, eksik seven mutsuz bir toplum… Azla yetinip başkalarını da gülümseterek, kendi isteklerinden fedakârlık ederek mutlu olan insan türünün yerini alan suratlarına ebleh aç somurtuşlar yerleşmiş, hep alma duygusuyla vahşileşmiş, nekes mahlûklar… Bu canavarlaşmış mahlûklar; yaralar açmakta, o yaralardan köpük köpük akan kandan beslenerek lezzetlenmektedir, bunu maharet addederek nevi şahsına münhasır bir sırtlanlıkla iftihar eder ve yaptığını zamanın gereği, hayatın cüzü gibi göstermekle içine düştüğü bu kör kuyudan çıkmaya çalışmaktadır, hepsi gözlerimizin önünde. Onların çıkışsızlığı gönlümüze yansır, nefes alamaz, önümüzü göremez oluruz karanlık dehlizlerde. “Goriot Baba” nın Eugene de Rastignac’ı gibi. yetisiyle halk edilişimizle kurtuluruz onulmaz soruların pençesinden ve gönülden gönüle akan, verdikçe artan berrak sevgilerimizin farkına varırız. Mutluluk verdiğimiz kadar kut aldığımızı keşfederiz. Rahmanın rahm sıfatının tecelli ettiği batn-ı maderde işler iliklerimize bu haslet. Çünkü varlığımıza vesile olan anaların tabiatıdır bu. 20. yüzyılın irfan mimarlarından Cemil Meriç, Gino Lambroso’dan çevirdiği “Kadının Ruhu” başlıklı denemede bu haslete vurgu yapar. Balzac, Rastignac’ın şahsında Goriot Baba’nın oportünist kızlarının tükettiği değerleri yeniden canlandırır aslında. Bir bakıma modernitenin çürüttüğü değerlerin filizlenerek meyve vermesidir Rastignac. Bencil, faydacı kızları uğruna bütün varlığını tüketen fedakâr bir babanın onların özlemiyle can vermesi sonucunda bir odayı paylaşmışlığın vefa duygusuyla cenazesini kaldırır, ona karşı son vazifesini yapar. Dünyaya gelişimizle birlikte bize değerli olduğumuzu hissettiren ilk varlıktır annelerimiz. Ateşi avuçlayan ellerimizden kendi elleriyle alır kor ateşi. Yanmayalım diye yanar, ölmeyelim diye ölür. Onunla tanışırız merhametle, onunla tanışırız kıymetle. Paylaşmayı ondan öğreniriz, kardeşimizle. Önümüze konulan lokmanın büyüğünü küçük kardeşimize vermeyi; evlatça korunmayı ağabeyce, ablaca gözetmeyi ondan öğreniriz. Ebeveyn olmaya ilk adımımızdır bu. Bununla başlar bir başkasını mutlu etmenin hazzı. Hissettikçe artar arttıkça cömertleşir. Çünkü şeytanlaşmamış bir kalp, güzeli ve doğruyu tanıdıktan sonra asla çirkine ve yanlışa rağbet etmez. “Ahsen-i takvim”in gereğince, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” emrinin isteğince. Aslında hep bu umudu aramaz mıyız çevremizde, çürümüş tohumları yeşertmek, karanlık kuyulardan gün ışığına çıkmak için halde bize düşen kabul edilmiş bir çaresizlik midir? Çare bütün bu can sıkıcı tükeniş sürecine direnerek dayanan dayandıkça solan kuruyan insanlar evhamıyla korkunun örtüsüne bürünmek midir yoksa geçmişten getirdikleriyle var olmayı sürdüren, başından beri acımasız bir oyuna dönüşen bu sevimsiz çarka dur demeye çalışan insanlarla birlikte bütün evhamlardan sıyrılarak ışığı yine sevdiklerimizde sevenlerimizle bulmak mıdır? Doğruyu yanlıştan ayırt etme “Kadın özgecidir, daha doğrusu merkezi dışındadır. Yani hazların da kaygılarının da bir başkasıdır kaynağı sevdiği ve sevilmek istediği biri: Koca, çocuklar, bab, dost v.s… Çevresindekilerin ne sevinçlerine yabancı kalabilir ne acılarına; kadın onlarsız kâm alamaz hayattan. Onlara beğendirmek için yaratır, onlar beğenmiyor diye yıkar…”**² Bir başkasını mutlu etmek ve onunla mutlu olabilmek erdemini içselleştirmek bizim için âlicenap bir kişilik kazanarak sıradanlıktan kurtulmanın da yoludur. Zira dünya, insan, doğa ve hasılı Yaratıcı dünyaya hediye edilmiş bir güzelliği karşılıksız bırakmayacaktır. O halde neyi ve kimi güzelleştirip gülümsetirsek o nispette güzelleşip gülümseyeceğiz demektir. İnsana has nankörlükle karşılaşmak da mümkündür elbet ancak nihayetinde insanın nankörlüğü de onun mutsuz kişiliğinin bir yansımasıdır ve mutsuz kişiliklerden mutluluk dağıtmasını beklemek yersiz ve mantıksız olacaktır. Söz yazarının kimliğine pek itibar edilmez şarkıların belki ama Şenay Yüzbaşı oğlu seslendirdiği, bizim çocukluğumuzun en güzel şarkılarından biridir, naçizane haddi aşmak kalbinden sayılmazsa sehl-i mümteni örneği addedilebilir: “Şu dünyadaki en mutlu kişi  mutluluk verendir Şu dünyadaki sevilen kişi sevmeyi bilendir Şu dünyadaki en bilge kişi kendini bilendir Şu dünyadaki en soylu kişi insafa gelendir Bütün dünya buna inansa bir inansa hayat bayram olsa İnsanlar el ele tutuşsa birlik olsa uzansak sonsuza Şu dünyadaki en olgun kişi acıya gülendir  Şu dünyadaki en zengin kişi gönül fethedendir  Şu dünyadaki en üstün kişi insanı sevendir  Şu dünyadaki en soylu kişi insafa gelendir.” Seçkinlik kavramına günümüzde kim ne anlam yüklerse yüklesin çocuk şarkısı addedilmiş bu şarkının sözleri seçkinliğin sınırlarını ne de güzel çizmektedir. Bu minvalde Oscar Wilde’a ait bir kelam-ı kibarla söze hitam vermek en münasibi olacak zannederiz: “Bir dostun üzüntüsüne herkes katılır, başarılarına ise ancak yüksek ruhlular sevinir.” Gönlü bölüşmek dileğiyle mutlu kalın 1 Necip Fazıl KISAKÜREK 2 **Cemil MERİÇ, Kırk Ambar, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1980, s.442. 71