OCAK - ŞUBAT - MART 2016
Makale
Birsen AKPINAR
Yüksek Ruhlar
İnsanı imar eden birikimlerdir
tecrübeler. Her biri bir katma değerdir
ve yaşanmışlıkların en mahir çizgileriyle
derin buruşukluklar bırakır tenimizde
dünü, bugünü, yarını anlatan. “Yalnızlık
bir Allah’a mahsustur.” diye fısıldar
birimizin kulağına ömrüne bir başkasını
katsın, gönlüne aşktan nar kırmızısı
sıcacık nehirler aksın diye ya da “Taş taşa
değmeyince duvar olmaz.” der, ötekine
Habil’e kıyınca Kabil; onulmaz bir yasa
dönmesin diye hayat. Hepsi insana has,
evrene has bir döngünün gereğidir bizce.
Olmaktadır, olmaya devam edecektir
arzın ve insanın vadesi dolana dek.
Bu yüzden yalnız olamayız. Bu yüzden
mutlaka olmalıdır birileri etrafımızda.
Tabiatımızda yoktur yalnızlık, ismiyle
müsemma bir ünsiyet ihtiyacı, insan
70
doğasının vazgeçilmez gereğidir. Her
daim seveceğimiz, birlikte olmaktan
mutlu olacağımız ve mutlu olmasıyla
göneneceğimiz bir sıcaklık, bir başka
ruh isteriz yanı başımızda. Bir nefese, bir
sese sarılırız kuvvetsiz düştüğümüzde;
onun onamasıyla kudret kazanır, ona
dayanarak dik dururuz zamanın güçlüleri
karşısında. Işıksızlaşır, çıkışsızlaşırız o
sesi ve nefesi kaybettiğimizde. Çünkü
öyle alışırız ki onu gülümsetmeden
gülmemeye, o doymadan doymamaya,
o uyumadan uyumamaya… Bazen
bir eş, bazen bir evlat, bazen bir dost
olur bu nefes; Âdem gibi, Hâbil gibi…
Kimliğinden öte onu değerli kılandır
bizim için muteber olan, yani itibarı
kendi varlığından menkul bir sevilendir o
bize göre.
Mutsuz oluruz zaman zaman. Şairce,
şairin gönlünce:
“Çocukken gün battı mı bir köşede
ağlardım.
Nihayet döne döne aynı noktaya vardım.”¹
Eşyanın rengi değişir. Gün kararır,
yaprak sararır. Bir yanılgı, bir hayal
kırıklığı, bir ihanete uğramışlık hissi
umudun pembe rengini gün batımın
kızıllığına ve ardından gelen kopkoyu bir
karanlığa evirir. Yanımızdaki yöremizdeki
herkesin aslında benliğinde mevcut
olan feragat duygusunu, adanmışlık
hissini unuttuğunu, başka birini mutlu
ederek mutlu olmak değerinden
gün geçtikçe daha da uzaklaştığını
görmeye başlar, bundan acı duyarız. Bu
uzaklıktan ve törpülenerek inceltilmiş
sığ sevgilerden doğan mutsuz nesiller,
bu nesillerin oluşturduğu prematüre
bir toplum… Eksik düşünen, eksik
yaşayan, eksik seven mutsuz bir
toplum… Azla yetinip başkalarını da
gülümseterek, kendi isteklerinden
fedakârlık ederek mutlu olan insan
türünün yerini alan suratlarına
ebleh aç somurtuşlar yerleşmiş,
hep alma duygusuyla vahşileşmiş,
nekes mahlûklar… Bu canavarlaşmış
mahlûklar; yaralar açmakta, o
yaralardan köpük köpük akan kandan
beslenerek lezzetlenmektedir, bunu
maharet addederek nevi şahsına
münhasır bir sırtlanlıkla iftihar eder ve
yaptığını zamanın gereği, hayatın cüzü
gibi göstermekle içine düştüğü bu kör
kuyudan çıkmaya çalışmaktadır, hepsi
gözlerimizin önünde. Onların çıkışsızlığı
gönlümüze yansır, nefes alamaz,
önümüzü göremez oluruz karanlık
dehlizlerde. “Goriot Baba” nın Eugene de
Rastignac’ı gibi.
yetisiyle halk edilişimizle kurtuluruz
onulmaz soruların pençesinden ve
gönülden gönüle akan, verdikçe artan
berrak sevgilerimizin farkına varırız.
Mutluluk verdiğimiz kadar kut aldığımızı
keşfederiz. Rahmanın rahm sıfatının
tecelli ettiği batn-ı maderde işler
iliklerimize bu haslet. Çünkü varlığımıza
vesile olan anaların tabiatıdır bu. 20.
yüzyılın irfan mimarlarından Cemil Meriç,
Gino Lambroso’dan çevirdiği “Kadının
Ruhu” başlıklı denemede bu haslete
vurgu yapar.
Balzac, Rastignac’ın şahsında Goriot
Baba’nın oportünist kızlarının tükettiği
değerleri yeniden canlandırır aslında.
Bir bakıma modernitenin çürüttüğü
değerlerin filizlenerek meyve vermesidir
Rastignac. Bencil, faydacı kızları uğruna
bütün varlığını tüketen fedakâr bir
babanın onların özlemiyle can vermesi
sonucunda bir odayı paylaşmışlığın vefa
duygusuyla cenazesini kaldırır, ona karşı
son vazifesini yapar.
Dünyaya gelişimizle birlikte bize
değerli olduğumuzu hissettiren ilk
varlıktır annelerimiz. Ateşi avuçlayan
ellerimizden kendi elleriyle alır kor ateşi.
Yanmayalım diye yanar, ölmeyelim
diye ölür. Onunla tanışırız merhametle,
onunla tanışırız kıymetle. Paylaşmayı
ondan öğreniriz, kardeşimizle.
Önümüze konulan lokmanın büyüğünü
küçük kardeşimize vermeyi; evlatça
korunmayı ağabeyce, ablaca gözetmeyi
ondan öğreniriz. Ebeveyn olmaya
ilk adımımızdır bu. Bununla başlar
bir başkasını mutlu etmenin hazzı.
Hissettikçe artar arttıkça cömertleşir.
Çünkü şeytanlaşmamış bir kalp, güzeli
ve doğruyu tanıdıktan sonra asla çirkine
ve yanlışa rağbet etmez. “Ahsen-i
takvim”in gereğince, “Emrolunduğun
gibi dosdoğru ol!” emrinin isteğince.
Aslında hep bu umudu aramaz
mıyız çevremizde, çürümüş tohumları
yeşertmek, karanlık kuyulardan gün
ışığına çıkmak için halde bize düşen
kabul edilmiş bir çaresizlik midir? Çare
bütün bu can sıkıcı tükeniş sürecine
direnerek dayanan dayandıkça solan
kuruyan insanlar evhamıyla korkunun
örtüsüne bürünmek midir yoksa
geçmişten getirdikleriyle var olmayı
sürdüren, başından beri acımasız bir
oyuna dönüşen bu sevimsiz çarka
dur demeye çalışan insanlarla birlikte
bütün evhamlardan sıyrılarak ışığı yine
sevdiklerimizde sevenlerimizle bulmak
mıdır? Doğruyu yanlıştan ayırt etme
“Kadın özgecidir, daha doğrusu
merkezi dışındadır. Yani hazların da
kaygılarının da bir başkasıdır kaynağı
sevdiği ve sevilmek istediği biri: Koca,
çocuklar, bab, dost v.s…
Çevresindekilerin ne sevinçlerine
yabancı kalabilir ne acılarına; kadın
onlarsız kâm alamaz hayattan.
Onlara beğendirmek için yaratır, onlar
beğenmiyor diye yıkar…”**²
Bir başkasını mutlu etmek ve onunla
mutlu olabilmek erdemini içselleştirmek
bizim için âlicenap bir kişilik kazanarak
sıradanlıktan kurtulmanın da yoludur.
Zira dünya, insan, doğa ve hasılı Yaratıcı
dünyaya hediye edilmiş bir güzelliği
karşılıksız bırakmayacaktır. O halde
neyi ve kimi güzelleştirip gülümsetirsek
o nispette güzelleşip gülümseyeceğiz
demektir. İnsana has nankörlükle
karşılaşmak da mümkündür elbet
ancak nihayetinde insanın nankörlüğü
de onun mutsuz kişiliğinin bir
yansımasıdır ve mutsuz kişiliklerden
mutluluk dağıtmasını beklemek
yersiz ve mantıksız olacaktır. Söz
yazarının kimliğine pek itibar edilmez
şarkıların belki ama Şenay Yüzbaşı oğlu
seslendirdiği, bizim çocukluğumuzun
en güzel şarkılarından biridir, naçizane
haddi aşmak kalbinden sayılmazsa
sehl-i mümteni örneği addedilebilir:
“Şu dünyadaki en mutlu kişi mutluluk
verendir
Şu dünyadaki sevilen kişi sevmeyi bilendir
Şu dünyadaki en bilge kişi kendini bilendir
Şu dünyadaki en soylu kişi insafa gelendir
Bütün dünya buna inansa bir inansa
hayat bayram olsa
İnsanlar el ele tutuşsa birlik olsa uzansak
sonsuza
Şu dünyadaki en olgun kişi acıya gülendir
Şu dünyadaki en zengin kişi gönül
fethedendir
Şu dünyadaki en üstün kişi insanı sevendir
Şu dünyadaki en soylu kişi insafa
gelendir.”
Seçkinlik kavramına günümüzde kim
ne anlam yüklerse yüklesin çocuk şarkısı
addedilmiş bu şarkının sözleri seçkinliğin
sınırlarını ne de güzel çizmektedir.
Bu minvalde Oscar Wilde’a ait bir
kelam-ı kibarla söze hitam vermek en
münasibi olacak zannederiz: “Bir dostun
üzüntüsüne herkes katılır, başarılarına
ise ancak yüksek ruhlular sevinir.”
Gönlü bölüşmek dileğiyle mutlu kalın
1 Necip Fazıl KISAKÜREK
2 **Cemil MERİÇ, Kırk Ambar, Ötüken Yayınları,
İstanbul, 1980, s.442.
71