el sanatları, zengin kompozisyonlu ve
renkli dokumaları ile kara kemik saplı
bıçakları, her biri değişik şeyler ifade
eden motifleriyle halı ve çorapları, kısa
bir zaman sonra sadece hafızalarda
kalmak üzeredir.
Selçuklular döneminde başlayan
dokumacılık sonraki yüzyıllarda iyice
gelişmiştir. Bunlardan, bir dönem çok
ünlü olan şal dokumacılığı günümüzde
yapılmamaktadır. Ayrıca dünyaca ünlü
Sivas halıları artık İl Özel İdaresi’nin
desteği ile Halıcılık Okulunda ve
Yarı Açık Cezaevinde yapılmaktadır.
Tümüyle yün, sık dokulu ve ince havlı
olan Sivas halılarının bir diğer özelliği
de zıt renklerden özenle kaçınılmış
olmasıdır. En az 12 renk olan halılardaki
renkler önce mat olup kullandıkça
canlılık kazanırlar. Tiftik ve yünden
örülmüş çoraplarıyla da eskiden ünlü
olan Sivas, bu konuda da sadece Zara
Kaymakamlığının desteğiyle Halk Eğitim
Müdürlüğü bünyesinde sürdürülmeye
çalışılmaktadır.
İlimizde ağızlık yapımı da köklü olan
el sanatlarından birisi idi. Karamuk
ağacından yapılan bu ağızlıklar tornadan
geçirildikten sonra nakış keskisi ile
işlemeler yapılarak kezzaba batırılır,
ateşe tutulur ve zımparalanır. Daha sonra
içi delinir, kızartılır ve cilalama işlemi
yapıldıktan sonra ekin saplarının üzerine
66
ibrişim ya da ipek sarılarak başka bir
teknikle süslenir. Bu ağızlıklar birbirine
benzerse de her biri ayrı bir ustalığın
ürünüdür. Günümüzde turistik amaçlı
olmak üzere az da olsa yapılmaktadır.
Yine yakın zamana kadar ferdi
çabalarla sürdürülmeye çalışılan
bakırcılık eski yaygınlığını yitirmiş
bulunmaktadır. Avrupa ve Uzakdoğu’dan
gelen çini kaplar mağazaları
doldurduğundan, esnafın yaptığı
bakır mallar zamanla gözden düşmüş,
atadan yadigâr olanlar bile eskicilerde
toplanmış bulunmaktadır. Külçe
bakır önce küçük parçalar halinde
silindirden geçirilerek inceltilir, sonra
da biçimlendirilirdi. Biçimlendirmede,
kazan ve sinilerde dövme, küçük
kaplarda çekme tekniği kullanılır.
Dövme tekniğinde bakır, ağaç tokmakla
dövülürdü.
Sivas’ın çakı-bıçak yapımcılığı da
çok önemli el sanatlarından birisi
idi. Geçmişin gözde kılıçları Kılıççılar
Çarşısında yapılırdı. Kılıcın yerini zaman
içersinde daha güçlü silahlar alınca, kılıç
ustaları çakı-bıçak yapımına yöneldiler.
Bu gün çok az sayıda atölyelerde
çoğunlukla bağ bıçakları, büyük
ekmek bıçakları, bir-iki-üç ağızlı çakılar
yapılmaktadır. Sap için genellikle öküz,
keçi ve koçboynuzu kullanılır. Özellikle
kara kemik saplı bıçaklar ünlüdür.
Sivas’ta mevsimlik sanat olan
çarıkçılığı da unutmamak gerekir.
Çarıkçılar yaz aylarında çarık, kış
aylarında da takunya ve nalin yaparak
geçimlerini temin ederlerdi. İlimiz
merkezinde, 1930’lu yıllarda elliden fazla
çarıkçı dükkânı varken bu gün bir tane
bile bulunmamaktadır. Aynı durum Zara
ilçemiz için de geçerlidir. Çünkü çarıkçılık
denilince akla gelen ilk yer Zara olurdu.
“Sen haber ver paradan, çarık gelir
Zara’dan” sözü bunun için söylenmiştir.
Sırımlı Çarık, Yoraklı Çarık ve Tokalı
Çarık olmak üzere üç tip yapılan
çarıklardan Tokalı Çarık sadece Zara’da
yapılmaktaydı. Binlerce yıldan beri
bilinen ve daha çok köylüler tarafından
giyilen çarık, diğer el sanatlarımız gibi,
son yıllarda terk edilmiş, yerini lastik
ve plastikten yapılan yeni ayakkabı
çeşitlerine bırakmıştır.
İlimizde eskiden yazmacı kadınlar
da vardı. Başlara bağlamak için yazma,
yemeni, çevre dışında uçkur ve havlu
başı da gergefle nakışla işlenirdi. Bunlar
için göz nuru dökülür, emek harcanırdı.
Kadınlarımız, kocalarına yük olmadan
bazı ihtiyaçlarını temin ederken gelinlik
kızlar da iç çamaşırlar gibi çeyizlikleri ile
yorgan yüzü, yastık kılıfı ve seccadelerini
kendileri yaparlardı.
Sivas’ımız toprak yönünden
Türkiye’nin ikinci büyük ili olmasına
rağmen, bu toprakların verimsiz oluşu
ve sanayide gelişememekten dolayı en
çok göç veren illerden birisi durumuna
düşmüştür. İstanbul’da, İzmir’de,
Ankara’da, Mersin’de, Antalya’da,
Bursa’da ve daha birçok ilde “Sivaslılar
Mahallesi” kurulmuştur. Hemşerilerimiz
gittikleri yörelerde büyük holdingler de
kurarak ticareti ele geçirmişler, hatta
bu durum tiyatro ve filmlere konu
olmuştur. Bu gün hâlâ göç devam
etmekte ve geriye işsizlik-yoksullukla
dolu, bir lokma-bir hırka felsefesiyle,
haline şükredip kaderine boyun eğmiş
insanlar şehri bir Sivas kalmıştır. Bu da
1950 den, üç-beş yıl öncesine kadar,
Sivas’ta yaşayanların gelişen ekonomik
şartlara ayak uyduramayışından olsa
gerektir. Teknolojik gelişmelere de uyum
sağlayamayan el sanatlarımız karın
doyuramaz bir duruma geldiğinden
bırakılmak zorunda kalınmıştır.
Bütün bu söylediklerim, geçmişe
hasretten midir bilemem... Çünkü
geçmişe hasret boş bir düşüncedir. Biz
bile gençlik hayatımızın özlemi içinde,
bu günlere dönmenin imkânsızlığına
inanarak yaşamaktayız. Ancak, bir nehir
gibi akıp giden zaman, biz insanları
ne kadar ayrı bir hayata götürürse
götürsün, hiçbir zaman geçmişimizden
kopmuş birer yaratık ol