SozSehri Sayı 4 | Page 68

el sanatları, zengin kompozisyonlu ve renkli dokumaları ile kara kemik saplı bıçakları, her biri değişik şeyler ifade eden motifleriyle halı ve çorapları, kısa bir zaman sonra sadece hafızalarda kalmak üzeredir. Selçuklular döneminde başlayan dokumacılık sonraki yüzyıllarda iyice gelişmiştir. Bunlardan, bir dönem çok ünlü olan şal dokumacılığı günümüzde yapılmamaktadır. Ayrıca dünyaca ünlü Sivas halıları artık İl Özel İdaresi’nin desteği ile Halıcılık Okulunda ve Yarı Açık Cezaevinde yapılmaktadır. Tümüyle yün, sık dokulu ve ince havlı olan Sivas halılarının bir diğer özelliği de zıt renklerden özenle kaçınılmış olmasıdır. En az 12 renk olan halılardaki renkler önce mat olup kullandıkça canlılık kazanırlar. Tiftik ve yünden örülmüş çoraplarıyla da eskiden ünlü olan Sivas, bu konuda da sadece Zara Kaymakamlığının desteğiyle Halk Eğitim Müdürlüğü bünyesinde sürdürülmeye çalışılmaktadır. İlimizde ağızlık yapımı da köklü olan el sanatlarından birisi idi. Karamuk ağacından yapılan bu ağızlıklar tornadan geçirildikten sonra nakış keskisi ile işlemeler yapılarak kezzaba batırılır, ateşe tutulur ve zımparalanır. Daha sonra içi delinir, kızartılır ve cilalama işlemi yapıldıktan sonra ekin saplarının üzerine 66 ibrişim ya da ipek sarılarak başka bir teknikle süslenir. Bu ağızlıklar birbirine benzerse de her biri ayrı bir ustalığın ürünüdür. Günümüzde turistik amaçlı olmak üzere az da olsa yapılmaktadır. Yine yakın zamana kadar ferdi çabalarla sürdürülmeye çalışılan bakırcılık eski yaygınlığını yitirmiş bulunmaktadır. Avrupa ve Uzakdoğu’dan gelen çini kaplar mağazaları doldurduğundan, esnafın yaptığı bakır mallar zamanla gözden düşmüş, atadan yadigâr olanlar bile eskicilerde toplanmış bulunmaktadır. Külçe bakır önce küçük parçalar halinde silindirden geçirilerek inceltilir, sonra da biçimlendirilirdi. Biçimlendirmede, kazan ve sinilerde dövme, küçük kaplarda çekme tekniği kullanılır. Dövme tekniğinde bakır, ağaç tokmakla dövülürdü. Sivas’ın çakı-bıçak yapımcılığı da çok önemli el sanatlarından birisi idi. Geçmişin gözde kılıçları Kılıççılar Çarşısında yapılırdı. Kılıcın yerini zaman içersinde daha güçlü silahlar alınca, kılıç ustaları çakı-bıçak yapımına yöneldiler. Bu gün çok az sayıda atölyelerde çoğunlukla bağ bıçakları, büyük ekmek bıçakları, bir-iki-üç ağızlı çakılar yapılmaktadır. Sap için genellikle öküz, keçi ve koçboynuzu kullanılır. Özellikle kara kemik saplı bıçaklar ünlüdür. Sivas’ta mevsimlik sanat olan çarıkçılığı da unutmamak gerekir. Çarıkçılar yaz aylarında çarık, kış aylarında da takunya ve nalin yaparak geçimlerini temin ederlerdi. İlimiz merkezinde, 1930’lu yıllarda elliden fazla çarıkçı dükkânı varken bu gün bir tane bile bulunmamaktadır. Aynı durum Zara ilçemiz için de geçerlidir. Çünkü çarıkçılık denilince akla gelen ilk yer Zara olurdu. “Sen haber ver paradan, çarık gelir Zara’dan” sözü bunun için söylenmiştir. Sırımlı Çarık, Yoraklı Çarık ve Tokalı Çarık olmak üzere üç tip yapılan çarıklardan Tokalı Çarık sadece Zara’da yapılmaktaydı. Binlerce yıldan beri bilinen ve daha çok köylüler tarafından giyilen çarık, diğer el sanatlarımız gibi, son yıllarda terk edilmiş, yerini lastik ve plastikten yapılan yeni ayakkabı çeşitlerine bırakmıştır. İlimizde eskiden yazmacı kadınlar da vardı. Başlara bağlamak için yazma, yemeni, çevre dışında uçkur ve havlu başı da gergefle nakışla işlenirdi. Bunlar için göz nuru dökülür, emek harcanırdı. Kadınlarımız, kocalarına yük olmadan bazı ihtiyaçlarını temin ederken gelinlik kızlar da iç çamaşırlar gibi çeyizlikleri ile yorgan yüzü, yastık kılıfı ve seccadelerini kendileri yaparlardı. Sivas’ımız toprak yönünden Türkiye’nin ikinci büyük ili olmasına rağmen, bu toprakların verimsiz oluşu ve sanayide gelişememekten dolayı en çok göç veren illerden birisi durumuna düşmüştür. İstanbul’da, İzmir’de, Ankara’da, Mersin’de, Antalya’da, Bursa’da ve daha birçok ilde “Sivaslılar Mahallesi” kurulmuştur. Hemşerilerimiz gittikleri yörelerde büyük holdingler de kurarak ticareti ele geçirmişler, hatta bu durum tiyatro ve filmlere konu olmuştur. Bu gün hâlâ göç devam etmekte ve geriye işsizlik-yoksullukla dolu, bir lokma-bir hırka felsefesiyle, haline şükredip kaderine boyun eğmiş insanlar şehri bir Sivas kalmıştır. Bu da 1950 den, üç-beş yıl öncesine kadar, Sivas’ta yaşayanların gelişen ekonomik şartlara ayak uyduramayışından olsa gerektir. Teknolojik gelişmelere de uyum sağlayamayan el sanatlarımız karın doyuramaz bir duruma geldiğinden bırakılmak zorunda kalınmıştır. Bütün bu söylediklerim, geçmişe hasretten midir bilemem... Çünkü geçmişe hasret boş bir düşüncedir. Biz bile gençlik hayatımızın özlemi içinde, bu günlere dönmenin imkânsızlığına inanarak yaşamaktayız. Ancak, bir nehir gibi akıp giden zaman, biz insanları ne kadar ayrı bir hayata götürürse götürsün, hiçbir zaman geçmişimizden kopmuş birer yaratık ol