verdim, torun torba sahibi oldum, elin
memleketine alışamadım.” “Yirmi değil,
otuz değil kırk yıl oldu alışamadım,
alışamadım, alışamadım.” gibi
sızlanmalarının yanında “Orada yabancı,
burada Almancı” olmanın şikâyetini hep
dillendirip dururlar.
annesini kokusundan tanır. Annesine,
başkalarına göstermediği yaklaşımı
gösterir, evdekilerin seslerini tanıyıp
ayırt eder. O sebeptendir ki uzmanlar,
hamile annelere, babalara hatta varsa
kardeşlerine, bebekle konuşmaları
ko nusunda telkinde bulunurlar. Şimdi
iyi düşünmek lâzım; bu aidiyet değil de
nedir?
Bırakın yurt dışını, Türkiye’nin bir
ilinden başka bir iline çalışmaya giden,
hatta bir köyden diğer bir köye gelin
giden için bile gurbet çekilmezdir,
katlanılmazdır. Herkesin evi, ailesi,
memleketi, suyu havası bile kendine
özeldir. Onunla sevinir, onunla dertlenir,
onunla yaşar. “Hemşeri” ifadesi de
bu anlamda çok kıymetli ve özel bir
duygudur. Yurt içinde kendi köylün,
kendi memleketlin önemli olurken
yurt dışında “Türkiye” vatandaşı olmak
“Aidiyet duygusu”nu yaşamak için
kâfidir. Oralarda bile herkes kendi
coğrafyasından gelen insanlarla
bir arada yaşama isteği ile hareket
eder. Genel olarak aynı şehirlerde
ve bölgelerde yaşamayı seçerler.
İnsanoğlunun bu duygusunun tezahürü
olarak ahiret âleminde bile sevdikleriyle
beraber olma isteği dualarda yerini alır.
İlerleyen zamanlarda bu “aidiyet
duygusu” değişir ve gelişir. Ama
değişmeyen tek şey, “aidiyet
duygusu”nun doğuştan gelen bir
ihtiyaç yahut duygu olduğudur.
İnsan, annesinden sonra ilk “aidiyet
duygusu”nu ailede tadar, büyüdükçe,
geliştikçe “aidiyet duygusu” da gelişir.
Bir çocuğun büyümesi esnasında, önce
aileyi sonra okulu, çevreyi, ülkeyi ve
dünyayı keşfetmesi gibi…
Bizim “kim” olduğumuzu, içinde
bulunduğumuz aile, doğduğumuz
ya da yaşadığımız şehirler belirler.
Okuduğumuz okul, arkadaş gurubumuz,
tuttuğumuz futbol takımı yahut seçmeni
olduğumuz siyasi parti bizi tanımlar.
Meselâ; ilk defa karşılaştığımız bir
insana “nereli” olduğunu sormak onu en
kısa yoldan tanımamızı sağlar. İşte bütün
bunlardan dolayı, “aidiyet duygusu”
çok önemlidir. Biz istesek de istemesek
de genetik kodlarımızda vardır. Gurbet,
ayrılık ve ölüm bu yüzden canımızı çok
acıtır. Çünkü kendimizi ait hissettiğimiz;
topraktan, ana-babadan, sevdiğimizden
ayrı düşürür ve biz bunu bir türlü kabul
edemeyiz. Bu konuda yazılmış sayısız
şiir, türkü ve atasözleri bunlara en güzel
örnektir.
İşte türkülerimizden birkaç örnek:
“Buraları sevemedim gönlüm orada
Yanıyorum eyvah tuz biber yarada”
“Açtı m’ola şu Sivas’ın gülü yaprağı
Çekti bizi bu yerlerin suyu toprağı”
“Garip kaldım yüreğime dert oldu
Ellerin vatanı bana yurt oldu”
30
“Allah Peygamber efendimizin sancağı
altında toplanmayı nasip etsin!”
“Fadime Ana’mıza komşu olasın.” v.b.
“Yüksek yüksek tepelere ev
kurmasınlar
Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler”
Birkaç örnek de atasözünden verelim:
“Bülbülü altın kafese koymuşlar ‘Ah
vatan!’ demiş.”
“Kurbağayı gelin etmişler gözü
çamurdan beri gelmemiş.”
Şiirlerimizde bu konuyla ilgili olarak
yüzlerce örnek bulmak mümkündür.
Karacaoğlan’dan bir dörtlükle konuyu
pekiştirmek istedik:
“Karac’oğlan eydür dosta darılmaz
Hasta oldum hatırcığım sorulmaz
Vatan tutup bu yerlerde kalınmaz
İlleri var bizim ile benzemez”
Sebebi ne olursa olsun, “ait”
olduğumuz her türlü değerden uzak
olmak, gittiğimiz yere ait olmamızı da
zorlaştırır. Yıllarca yurt dışına yaşayan
insanların hâlâ oralara alışamadıklarını
çoook işitmişizdir. Karınları-burunları
orada doysa da, iş-güç sahibi olsalar da
yürek sızıları hep devam eder: “Zalim
gurbet beni yedi bitirdi.” “Bir ömür
Anadolu’da “Ahiret Bacılığı, mezar
komşuluğu” gibi çeşitli kavramlara
rastlamak da mümkündür. Hatta hacca
gidenler arasında da buna benzer
yakınlıklar çeşitli adlarla önümüze çıkar.
Biz insanlar, kimi zaman “aidiyet”i o
kadar ileri götürürüz ki, bizim için bir
tutku haline dönüşür. Bir bakıma biraz
boyut değiştirir ve bizi esir alır. Kimi
zaman sevdiğimiz için; “Ya benimsin
ya hiç kimsenin!” yahut “Ne seninle ne
sensiz!” tarzında hareket ederek hem
bizim hem karşımızdakinin hayatını
cehenneme çevirir bazen de işi canına
kastetmeye kadar vardırırız. Kara sevda,
tam da böyle bir şeydir. Bu esir alış, en
çok da ülke, coğrafya, milliyet, din ve
futbol takımı taraftarlığında kendini
31