Gayri iradi engel olamıyorum buna.
Mutlaka bir hikmeti vardır. Görebildiğim
hikmeti de şu ki, insan gözdür. Ne
kadar görüyorsan o kadarsın. O yüzden
severim.
Odak adlı resim önündeyiz. Bir tane
Amerikalı ya da Kanadalı İstanbul’da
ki ilk sergimde “renkler falan çok
güzel ama çok karmaşık bir resim,
nereye odaklanacağımı bilemedim.”
dedi. Tam bir seneden fazla bir süre
geçtikten sonra, bu resme ben bir isim
koyamıyordum o zaman anladım. Bunun
ismi “odak” olmalı.
Bir odak noktası ararken, insana
odaklanır da insan; arkasındaki ayı
görmez, Kanadı kırık bir kuşu, anneden
ayrı tayı görmez, Dikkat eder ve
görür, her nesneyi ve ahengi, bu sefer
ardındaki, o büyük ustayı görmez...
anlatmayacağım. Bir sürü gizemi var.
Rakamların bile bir gizemi var. Bakalım
ne olacak. Gördüğümüz kadarız.
Arıyoruz, Randa Raciçi’ye resmi öğretir,
“Git bunu şehrin meydanına as! ” der.
Beğenilmeyen yerlerine kırmızı kalemle
çarpı koysunlar bir hafta sonra git al. Bir
hafta sonra gider ki her tarafı çarpılarla
dolu, kan ter içinde gözü yaşlı hocasına
gider ki “her taraf çarpıyla dolu ben
ne lanet bir şey yapmışım demek ki”
der. Hocası “üzülme ağlama der bu
resmin aynısını yap tekrar meydana
koy, ama bu sefer yanına boya ve
fırça koy, düzgün olmayan yerleri,
beğenmediğiniz yerleri düzeltin de. Bir
hafta kalsın”. Bir hafta sonra gider bakar
ki hiç kimse dokunmamış. Mutlulukla
gider hocasının yanına “otur” der.
22
“şimdi bir şey öğrendin, insanlara fırsat
verdiğin zaman, ne kadar acımasızca
eleştirdiklerini gördün, fakat der Raciçi
düzeltmek bilgi ister, eğitim ister
onlarda olmadığı için yapamadılar. Ve
en sonunda şunu söyler. “sanatçı yahut
ressam olmak için, iyi resim çizmek
yetmez, bilgede olmak gerek. Bunun
için ben okumak, bilgilerimi artırmak
istiyorum. Sanatınızın bir felsefesi, sizin
okumuşluğunuz yok ise sanatınız kuru
bir teknikten ileri gitmez.
Haluk Hatipoğlu, benim sanat
alanında bu noktaya gelmemdeki en
önemli kişilerden. Ben bendekinin
farkında değildim. Ben yazıyla resim
nasıl birleşir kara kalemle yapıyordum.
Git bunları yağlı boyayla çiz dedi.
Başlamama vesile oldu.”
Yar adlı resim, Haluk hocamın git
böyle şeyler çiz dedikten sonra çizdiğim
ilk resimdir. Bu resimde yar yazmışım
öyle denk gelmiş, bir sürü figürle
doldurmuşum etrafını. Diyebilirler ki; yar
demiş adam etrafında balık var, testi var,
çarık var, gözyaşı, Mevlana, köpek balığı,
uçak var. Ne alakası var dedirtiyor. Aşığın
marifeti bakışındadır, kimi maşukunda
her şeyi görür, kimi her şeyde maşukunu.
Marifet benim çizdiğimde değil sizin
ona yüklediğiniz manadadır. Ben, bunu
yar ile irtibatlandırıyorsam vardır onda
anımsatan, hatırlatan, unutturmayan bir
şeyler. Bu iş böyledir.
Gözü çok kullandığımı söylüyorlar.
Şöyle bir misal vereyim bir okulda
öğr etim görevlisisiniz rektöre, dekana
yakın olmak için gözünüz ondan
başkasını görmez. Hâlbuki sizin
temizliğinizi yapan, çayınızı getiren
Ayşe hanımefendinin ne adını bilirsiniz,
ne ihtiyaçlarını. O yüzden bir kişiye
odaklanırken hayatın asıl anlamını
ıskalaya bilirsiniz. İmam-ı Şafi Hz. diyor
ki: İnsanın fıtratında yermek vardır
kendisinden uzaklaşana yaklaşmak ister,
kendine yaklaşandan kaçmak ister. Siz
malım var diye ortaya çıktığınızda herkes
sizden kaçar, sizden biri almaya gelse siz
uzaklaşırsınız. Bu böyledir.
Her insan kendi fikir ve ruh alemi kadar
hissedebiliyor ya. Şimdi pencereden,
burada bulunan insanların hepsi sokağa
baksa. Sokakta bir tane cumhuriyet
altını olsa, bir yaşlı teyze, bir tane at, bir
tane araba vs. olsa. İnsanlar farklı farklı
şeylere koşarlar. Aslında biz koştuğumuz
şey kadarız biliyor musun?
Bir resim, kırk tane kitap eder.
Kitaptaki bir cümle elli tane resim eder.
Algı itibariyle ben sizden ne kadar
uzak olursam o kadar gizemli olurum.
Ama içimdeki ses bu değil. Ben dava
adamıyım, neferim burada, yara
alacağım, koşturacağım, ezileceğim,
yıpratacağım. Bende bilirim kendimi
ağırdan satmayı, ama bu bana ucuz
geliyor. Birlikte olmak güzel. Kenara
çekilerek kendinizde bir şeyler bulmaya
başlıyorsunuz. Diğer insanlarda sizi
ilahlaştırıyor. Erişilmez oluyorsunuz.
Önemli olan benim iç dünyamda ne
hissettiğim. Elbise değil içinde ki adam
önemli.
Ben ilk sergimi açtığım zaman 15 tane
resmim vardı. Dediler ki: “15 taneyle
sergi açılmaz.” Neden dedim. Cevabını
ben vereyim işlerini kolaylaştırayım
dedim. Birkaç tane gerekçem vardı
onları sıraladım am en önemlisi şu: Ben
iddialıyım. Bir tane resimle bile sergi
açarım. Koyarım oku okuyabildiğin
kadar. İçinde on on beş tane kitap var.
Aslında verdiğimiz savaş,
inandıklarımızı yaşamakla,
yaşadıklarımıza inanmanın savaşıdır.
Ben inandıklarımı yaşama derdindeyim.
Yoksa bende görüyorum herkesin
gördüğünü, kabul edilmiş gerçekleri
-rüya değil gerçek bunlar diyorlarDeğil! biz inandırıldık buna. Yaşaya
yaşaya kanıksadık. Hâlbuki inancımızı
yaşamıyoruz ki.
Ben bilmiyor muyum kolay yoldan
zengin olmayı. Yok çileyle olacak bu iş,
doğrusunu yaparak olacak. Bu yol çileli
bir yol kimse buna girmiyor. Ama ölüm
var.
Eğer biz eşyayı anlamlandıramıyor
isek her şey bizim için soyuttur. Mesela
Kuranı Kerim birileri için anlamlı
gelmiyorsa hiçbir şeydir. Kişinin
anlayacağı kadardır. Mevlana diyor ya:
“Deryayı anlatsan anlayacağı kadardır.”
Tolstoy’a biri geliyor üstadım bu şiirde
ne anlattın diyor. Oda bir kağıda aynısını
yazıyor uzatıyor : “Bunu” diyor. İnsanları
anlaması için zorlamamak gerek. Ben
sevmiyorum burada şunu anlattım
demeyi. İnsanlara anlayacak bir şey
bırakmam o zaman. Bir elma çizip
burada ne var dersiniz. Herkes “elma”
der. Ama ben bunu bu kadar basit
sunmak istemiyorum. O elmaya bakıp da
Âdem (as ) gören de var.
Ne olduğumu da ne olmadığımı da
biliyorum.
Naçizane ben kendi iç dünyamda,
gözlemlerimde farklı olduğumu
görüyorum. O yüzden ucuza piyasaya
çıkarsam eğer hem kendime hem
de Allah’ın bana lütfettiği bu sanat
nimetine zulmederim. Biraz iddialı
olmam gerektiğini düşünüyorum.
Asım Yücesoy, 20 yaşlarda Almanların
keşfettiği bir ressamımız. Benim
Türkiye’de etkilendiğim iki sanatçıdan
biridir. Picasso ile tanışıyor. O da aynen
benim gibi düşünüyor. Kaşıkçı Elması’ nı
bulan kişi onun ne olduğunu bilmediği
için üç kaşığa verdi. Bilseydi vermezdi.
Ne zaman ki vezir haberdar oldu bir
ben alayım dedi ne zaman ki padişah
haberdar oldu el koydu. Bu benim için
bir görev, misyon.
Kıymetli Hocam Ahmet Sula
sergiyi gezerken bir ara durup orada
bulunanlara seslenerek;
“Sizden bir istirhamım var. Benim
daha iyi yerlere gidebilmem yahut
görebildiklerimi gösterebilmem için
lütfen duygularınızı deftere yazın.
Sözlerimiz uçup gider kağıda yazarsanız
kalır, yazın lütfen onlar altın kıymetinde.”
Dedi.
O gün yine gelirim ümidiyle çıktığım
sergi salonuna ne yazık ki serginin açık
olduğu günlerde tekrar gidemedim.
O deftere yazmaya niyetlendiğim
duygularım bende kaldı. Hocamla
tanışmak benim için bir onurdu.
Yaşanmışlıklar hocamı yoğurmuş ve
pişirmiş. Ve bizlere de tabiri caizse
hocamın aktardıklarını bünyemize alıp,
hazmetmek düştü. Farklı bir kişilik ve ruh
alemine sahip olan hocamla tanışmış
olmaktan dolayı kendimi çok şanslı
hissediyorum. Tuale fırça ve boyalarla
kalıcı izler bırakan hocam benim
ruhumda da kalıcı izler bıraktı.
23