SozSehri Sayı 4 | Seite 22

-N’ olacağı var mı? Dün akşam kınası yakılmış gelin gibi düğün gününü bekliyordu. Mor kaftanını giyip, akşam ezanına kadar salım salım salınacaktı garibim.
-Gene salınır.
-Hiç de bile. Felçli ihtiyarlar gibi başını gözünü sallıyor baksana. Sarmaşık kısmı fazla güneş görmeye dayanamaz ki, tez solar.
-Sen şu gözlüklerini değişirsen iyi edersin. Taptaze görünüyor çiçek.
-Nesi varmış gözlüğümün? Soluk çiçeği onsuz da görürüm.
Üniversitede okuyan küçük oğlanın açtığı telefonla anne kalktı yerinden. Ardından da baba. Çiçek bahsi yarım kalmıştı.
Bir müddet konuşmadılar. Sessizlik içinde bitirdiler sabahlıklarını.
Kadın, birçok hemcinsinin yaptığı gibi, pijamaları ve dağınık saçlarıyla oturmamıştı sofraya.“ Ele gül gibi, eşe kül gibi” değil de, eşe gül gibi giyinmeyi tercih etmiş, gülkurusu etek-blûzu ve taranmış saçlarıyla oturmuştu masaya. Ta evliliklerinin ilk günlerinden beri adet haline getirmişti güzel giyinmeyi. Özellikle de hafta sonları.
Adam da giyinikti. Bir karış sakalıyla, pijamasıyla değildi. Tıraşlı ve evde keten pantolonunun içindeydi.
Ah bir de karşısındakinin göz zevkine hitap etmenin inceliğini, sözlerine de gösterebilselerdi. Didişmeden, birbirlerini iğnelemeden durabilselerdi.
-O kadar dedim sana. İki kuruş fazla verip iyi bir dershaneye gönderelim de seneye daha güzel bir okul kazansın diye.
-Şimdiki okulunun nesi varmış?
-Nesi varmış olur mu? Okul bitince boşta kalacak. İş bulamayacak... Halbuki benim sözlerime kulak verseydin...
-Oğlan gelmiş üçüncü sınıfa. Halinden de memnun. Sense hâlâ söyleniyorsun.
-Tabii söylenirim Ekrem! Elinle koymuş gibi iş bulmak varken, kapı kapı dolanmak...
-Bir başka deyimle Doktor Mert Bey’ in annesi olamamak...
-Yapma be Ekrem! Kendim için mi istiyorum sanıyorsun bütün bunları? Çocukcağızın perişan olmaması içindi onca çabam.
-Perişan olmaz merak etme...
“ İnşallah” gibilerinden ama fazla inanmayarak dudak büktü kadın.
Bulaşıkları yıkarken bir müddet konuşmadılar. Mutfaktaki hâkim ses, radyodan kısık bir tınıyla yayılan türkü ile musluğun kendi makamından okuduğu şırıltılı melodi idi.
Kadın, tabak-çanağı yerleştirirken göz ucuyla baktı çiçeklere. Süzülmüş gibi duruyorlardı hepsi de. Zamanı olmadığı halde evvel baharda, Yaradan’ ın bir lütfu olarak açan mor sarmaşık, utangaç bir taze görüntüsü içindeydi.
Her ikisi de çiçekleri seviyordu ama pembesi, beyazı ve moruyla balkonları bahçeleri süsleyen sarmaşıkların yeri bir başkaydı onlar için. Güneş görüp çoğaldıklarında, yaz rüzgârıyla birlikte nazlı nazlı oynamıyorlar mıydı, ölüyorlardı işte o zaman. Müsamerelerde rol yapan kloş etekli küçük kızları andırıyorlardı. Bir o yana, bir bu yana...
-Bir kahve yapsana bana. Bol köpüklü. Kendine de yap istersen.
-Olur. Ama sigara içmek yok ona göre.
-O da niyeymiş? Haftada bir gün de mi içmeyeceğim? Hem de kendi evimde...
-Hayır!-Tiryaki değilim biliyorsun.
-Biliyorum... İlle de içmek istiyorsan, balkona çık iç.
10