Renovasyon/Renovation: SALT Galata
d’Oro restoran ve kafe olarak işletiliyor. Özellikle üst
kat dekorasyonuna egemen olan düşey aydınlatma
elemanları ve alt katta bulunan Hüseyin Bahri
Alptekin’in kişisel kitaplığı ile dikkat çeken bu ek yapı,
Osmanlı Bankası’nın zaten farklılaşmış olan güney
cephesine, yepyeni bir boyut katarak yüzyıldır çeşitli
değişim ve dönüşümlere uğramış olan Osmanlı Bankası
binasının palimpsest dokusuna yeni bir katman daha
ekliyor.
Osmanlı Bankası binasının renovasyonunda belki
de en ilgi çekici alanları ortak kullanım mekanları,
giriş holü, fuayeler ve dolaşım alanların oluşturduğu
tanımsız boşluklar oluşturuyor. Autoban tarafından ele
alınan kullanıcı hizmet üniteleri, seçilen malzemeler
ve özgün uygulamaları binanın tarihi dokusu ile uyum
sağlarken, aynı zamanda çağdaş tasarım anlayışına da
örnek oluşturuyor. Özellikle mermerin konvansiyonel
uygulama dışında; delme, kırma ve kesme
işlemlerinden geçirilerek, delikli doku ve yivli bitim
detayları ile yatay ve düşey yüzeylerde kullanımı binada
halihazırda var olan mermer doku ile uyum sağlarken,
farklı bir tasarım konseptini de yansıtıyor. Tarihi yapıda
kullanılan özenli taş işçiliğinden ve yoğun mermer
kullanımından hareketle yola çıktıklarının altını çizen
Autoban ekibi, özellikle ıslak mekanlarda, kullanıcıya
“mekansal etki” ile farklı bir deneyim yaşatmayı
hedeflediklerini belirtiyorlar. Islak mekanlarda zemin ve
duvarların belli bir kısmını kaplayan mermer levhalar,
kapı yüzeylerine de monte edilerek mekanda iç-dış,
zemin-yüzey ilişkisini irdelememize; silindirik dev
lavabo birimi, genel geçer obje-davranış ilişkilerini
sorgulamamızı sağlıyor. Vestiyer ve giriş bankolarını
oluşturan yivli dev mermer bloklar ise, kütlesel bir etki
yaratarak, anıtsal mermer merdiven ile uyumlu bir
birliktelik sağlıyor.
28 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012
SALT GALATA
ŞEHRIN HEM EN
KÖKLÜ HEM DE EN
AKTIF BÖLGESINDE
BULUNUYOR.
SALT GALATA
IS LOCATED IN
ONE OF THE
MOST LIVELY
AND HISTORICAL
NEIGHBORHOODS
OF ISTANBUL.
Özden and Tanju Özelgin, the café and restaurant by Mimarlar Tasarım and
Zehra Uçar were complemented by Autoban, designers of the entrance
desk and bathrooms, Koray Özgen for the signage and Jan van Lierde for
the lighting.
Overall Tümertekin’s ability to balance the weight of Vallaury’s design
with the demands of the new institution and the talents of the individual
designers has resulted in a building of rare character and taste in Istanbul.
Vallaury’s neo-Classic architecture has not in anyway been degraded by
Tümertekin’s restoration. On the contrary if there is a fault it seems that
the architects have added more muscularity to the original building’s
forms through the act of relieving the building of much of the furnishings
that had accrued over the years. Only left with the restored original neoClassic language of columns, arches, pilasters, now dramatically lit by van
Lierde’s highly detailed scheme, the building’s architecture itself becomes
a document, an archive of Istanbul’s Ottoman past. In this period in the
building boom and expansion of culture in Istanbul, the effort by Tümertekin
and all the designers that participated in this exceptional endeavor show
that it is possible to be respectful of the past while progressively working for
a more enlightened future.