Monograf Journal Edebiyat ve İktidar (2014 / 1) | Page 92
ODAK
92 • Naim Atabağsoy
şair olmalıdır. Zira saraya alınan bir şair sarayın sanat anlayışını ifade eden kişi konumunda olacak, devletin ürettiği kültür
patronajında önemli bir rol oynayacaktır. Bu patronaj sürecini
ortaya koyan önemli bir örneğe yine İnalcık’ın Şâir ve Patron
eserinde rastlamaktayız. Şâir ve ulemanın eserleri evvela zurefâ
meclisleri ve toplantı yerlerinde dolaşıma girer veya bu eserler bir tanıdık aracılığıyla sultana, diğer büyükler ve dostlara
gönderilirdi. Cami ve medrese külliyelerinin çoğunda da halka
açık vakıf kütüphaneleri bulunurdu (75–6). Halkın okuma-yazma oranı ve saray çevresi kültürü ile gündelik ilişkisinin kopukluğunu göz önüne alırsak ortaya konulan eserlerin topluma
ulaştığını söylemek aşırı bir yorum olacaktır. Yine de sarayın
ortaya koyduğu kültürün hâkimiyetini görmek açısından bu bilgiler değerlidir.
Şairle padişah arasındaki ilişkiyi belirleyen patron-kul
ilişkisi ve intisâb yalnızca bu çerçevede değil, daha genelde
sosyal ilişkileri belirleyen başlıca kuraldır. Halil İnalcık, “Klasik Edebiyat Menşei: İranî Gelenek, Saray İşret Meclisleri ve
Musâhib Şâirler” başlıklı yazısında bu tespiti aktarırken padişahın musâhibi olmanın Ortaçağ patrimonyal devletinde en büyük
iltifat olduğunu belirtir (275). Bu sebeple padişahın, Divan şairi
için en büyük velînîmet olduğu rahatlıkla söylenebilir. Padişahın musâhibi şair, padişahın sıkıntılarını dinleyen, fikir belirten,
ona güzel şiirler söyleyen kişi konumundadır. Ancak musâhib
konumu her zaman elde edilemese de padişaha sunulan eserler
Klasik Dönem Osmanlı Şiirinde Patronaj ve Şairin Üretim Süreci İlişkisine Bir Bakış • 93
yoluyla onun in’ayetine mazhar olmak mümkündür. Nitekim
Zâti, şiirin metalaşmasına bir örnek olarak gösterilmektedir.
Yoğun kaside ve gazel üretimi bu şaire önemli bir ekonomik
getiri sağlamıştır (İnalcık, 74). “Kendi Dilinden Zâtî’nin Şairlik
Macerası” başlıklı yazıda belirtildiği üzere Âşık Çelebi, Sultan
Bayezid’in Zâtî’ye yılda üç kez kaside vermesini emrettiğini
aktarır; Zâtî “birçok yıl o câize ve yıllık ile geçindi[ğini]” (6)
belirtecektir.
Bu noktada kaside türünün önemi de patronaj bağlamında
ön plana çıkmakta dır. Padişaha ya da devlet büyüklerine övgüler içeren kasideler sayesinde şairler in’âm ve câ’îzeler alırlardı.
Amaç padişahı ve devlet büyüklerini övmek, onların prestijlerini bu şiirler yoluyla desteklemek olarak öne çıkarken şairlerin
de yaşamlarını sürdürmek için gerekli ekonomik desteği sağladıkları görülür. Bugüne ise elbette kültürel zenginlik olarak,
yazılan kasideler kalmıştır. Fakat kaside meselesine geçmeden
önce şu vurguyu yapmakta fayda vardır: Şairliğin Osmanlı toplumsal hayatında bir meslek olarak kabul edildiğini unutmamalıyız. Mehmed Çavuşoğlu, “16. Yüzyılda Divan Edebiyatı:
Dîvan Edebiyatında Şiir Kavramı” başlıklı yazısının Latîfî’nin
fikirlerini esas alarak yazdığını söylediği “Divan Edebiyatında
Şair Kavramı” alt başlığı çerçevesinde 16. yüzyılda, özellikle
“Latîfî’nin tarif ve tasnifinde, şairin şiire nisbetle daha müşahhas (konkret) bir hüviyeti” bulunduğunu belirtir (212). Buradan anlıyoruz ki şairliğin çizgileri 16. yüzyılda kaleme alınan
monograf 2014/1