Monograf Journal Edebiyat ve İktidar (2014 / 1) | Page 90

ODAK 90 • Naim Atabağsoy şında nasıl yankı bulduğunu göstermektedir. Şiirdeki patron kavramından söz ederken bu kavramın içeriğine de değinmek gerekmektedir. Şair, nihayetinde padişahın gücü ekseninde ürününü ortaya koyabilecektir; ancak, şairlere patronluk edenlerin, kendisine kaside sunulanların ya da işret meclisleri düzenleyenlerin sadece padişahlar olduğu düşünülmemelidir. Sözgelimi, yine Fatih Sultan Mehmet devrinde başta Mahmud Paşa olmak üzere padişahın vezirleri, bilim ve sanatın hâmisi idi (Kalpaklı, 46). Anlıyoruz ki patronaj, yine padişahın etkisi altında olmak üzere paşalar yoluyla da sürdürülmekteydi. Nitekim Haluk İpekten de şairlerin bir araya geldikleri meclisleri sıralarken padişah sarayının yanı sıra vilayetlerdeki şehzade saraylarını, bir çevre edinmiş olan devlet büyüklerinin konaklarını zikreder (229). Hatta şairler de kendi aralarında meclisler düzenlerlerdi ki Necati’nin evinde düzenlenen şiir meclisleri bu açıdan önemli bir örnektir. Zira Necati de, kendisinin şairliğini metheden tezkireci Sehi Beg’e patronluk etmiştir (İnalcık, 48). Demek oluyor ki mutlak irade elbette padişahındı, ancak onun iradesinin yansıması daha alt güç kademelerinde tecelli ediyordu. Nitekim musahip şair seçimini de padişah tek başına yapmamaktaydı. Musahibi olacak şair kendisine önerilirken, padişah kamuoyu duyarlılığını göz önünde bulundurmak durumundaydı (İnalcık, 30). Burada sözü edilen kamuoyu da yine saray çevresi olmalıdır. Zira saray çevresi, padişahın şairle ilişkisinde Klasik Dönem Osmanlı Şiirinde Patronaj ve Şairin Üretim Süreci İlişkisine Bir Bakış • 91 belirleyici bir rol oynayabilmektedir. Tûbâ Işınsu İsen-Durmuş, “II. Selim Dönemi Sonuna Kadar Osmanlı Edebî Hâmîlik Geleneği” başlıklı doktora tezi çalışmasının “Hâmî ve Eleştirmen: Kuruluş Sürecinde Osmanlıda Şiirin Takdîmi ve Değerlendirilmesi” başlıklı bölümünde şairle padişah arasında kurulan köprüye dair kayda değer veriler sunar. Buna göre, Sultan III. Ahmed’in şairleri değerlendirme görevini “reis-i şâiran” unvanı ile Osman-zâde Tâ’ib’e vermesi (81) ya da padişaha sunulmak istenen şiirlerin vezîr-i a’zâma verilmesi ve bir ön değerlendirmeye tabi tutulması (83), yukarıda sözü edilen türde bir kamuoyunun varlığını ve önemini göstermektedir. Musahibin yaşam tarzı, dinî inancı da genel ahlâk ve geleneklere uygun olmalıdır. Aksi takdirde patron bu durumdan zarar görmektedir (İnalcık, 31). İnalcık, Fuzûlî’yi bu duruma örnek olarak verir. Daha önce Şî’a-i İmâmiye mezhebine mensup olan ve eserleriyle İran şahına övgülerde bulunan Fuzûlî (İnalcık, 65) 1534 yılında Sünnî Osmanlı sultanının tebaasına dâhil olmuştur ve İnalcık’a göre Osmanlı’nın Kızılbaşlıkla mücadelesinin en kızgın yılları olan bu dönemde onun Osmanlı ricâli arasında bir patron bulması olanaksızdır (33). Bu olanaksızlıkta –mezhep farklılığı faktörünü göz önünde bulundurursak- yukarıda sözü edilen ulema sınıfının etkisinin de payı olduğu düşünülebilir . Bu genel çerçeve içinde şunu gözden kaçırmamak gerekir ki padişahın yanında kendisine yer bulan şair, yetenekli bir monograf 2014/1