yani. Hele küçük şehirlerde belki bir en fazla iki okul bulunurdu. Sancılı yıllar. Sırt çantasıyla jokey arasında pek fazla fark yoktur aslında buralarda.
Bizim ilkokul öğretmeni başarılı bir kadınmış. Bu sebeple ona yazdırılmalıymışım. İnsanların çocuklarının öğretmeni o kadın olsun diye kavga ettiklerini bile gördüm o gün. Annem ve babamın evrakları heyecanla ellerinde tutuşunu da unutmadım, o öğretmenin sınıfına alınmam için araya giren SHP’ li milletvekilinin adını da... Çayko annesiyle sessizce gelmişti. Elini tutmuştu. İtiraz etmemişti. Ve beklemişti. Sonradan sonraya her şeyin aynen bu biçimde olduğunu anlattı bana. Hiç uğraşmamışlar o gün. Tamamen tesadüf eseri o sınıfa düşmüş. Diğerleri gibi değil. Şansı o gün yaver gitmiş.
Zaten belki o günden sonra hiç öyle olmadı. Bizzat ben şahidim. Günbegün. Sene doksan ikiden bugüne... Bizzat ben. Zaten öyle oluyor, Hayat Alman kale maçlara benzemiyor. Öyle kolay olmuyor yani hiçbir şey. Öyle yakından gol atamıyorsun mesela. Öyle kolay paslaşamıyorsun. Öyle kolay sevinemiyorsun yani. Öyle kolay yenemiyorsun. Bir acı uzaktan bir degaj yapıyor. Kimin önüne düşerse düşüyor işte.
Benden bir yaş büyüktü Çayko. Neredeyse tam bir yaş. Aslında ikinci sınıf olması gerekirdi belki. Bir önceki yıl okula başlamış. Aşağı yukarı bir ay gitmiş gelmiş. Sonra bir gün dersteyken gelip almış akrabaları. Tekel fabrikasında çalışan babası gece vardiyasına gitmek için çevreyolunda karşıdan karşıya geçmeye çalışırken bir tırın altında kalmış çünkü. Paramparça olmuş yahu adam. Tır işte, son sürat, öylece … Üzerine son sürat gelen tırlardan kaçamazsın sayın okuyucu. Hayat dar bir sokak arasıdır aslında çünkü …
***
Okula başladığımız ilk günlerde Çayko hiç konuşmadı. Tüm çocuklar ağlıyordu anne babalarının arkalarından. O ağlamadı da … Öylece bekledi. Yine kapı çalınır da alır götürülürüm diye bekledi. Yine alır götürülürüm de canım acır diye bekledi. Korkaklık insanlar için sayın okuyucu. Bir keresinde yine demiştim: Korkağız çünkü. Çarpma pozisyonunda sırf korkumuzdan alırız kafamızı bacaklarımızın arasına …
Ama beklenen haber aşağı yukarı bir yıl sonra geldi. Yine bir dersteydik. Sanırım çıkarma işlemi işleniyordu. Ya da ben o günü bu lanet kafama öyle kodladım. Kapı çaldı. Nöbetçi öğrenci girdi. Çayko’ nun adını söyledi. Sınıfa derin bir sessizlik çöktü. Çıktılar.
Günler sonra annemi zorlayıp SSK hastanesine gittik. Çayko koridorun bir köşesindeydi. Öylece duruyordu. Sessizce. İtirazsız. Hıncahınç dolu koridordan geçirdi bizi. Ben o zamanlar annem ya da babam olmadan tek başıma hiç bir yere gidemezdim. Çayko bizi iki kanatlı bir kapıdan geçirdi. İçerisi leş gibi hastane kokuyordu. O eşsiz, umutsuzluk kokusu... Camlı bir bölmenin önünde durduk. İçeride saçları kazınmış gözleri kapalı duran kadını gösterdi. Tanıyamadım. Yutkundum. Anneme baktım. Çayko’ ya baktım. Boşluğa baktım. Yutkundum. Durmadan yutkundum. Tanıyamadım çünkü annesinin okula kayıt gününde gördüğüm haline hiç benzemiyordu. Hiç benzemiyordu ama lanet olsun!
48
6
Ertesi gün şehir mezarlığına yağmur yağıyordu. Saçma sapan bir toprak kokusu vardı havada. O an gereksizdi işte bu. Öyle zamanlarda koklamamalı insan. Öyle zamanlarda yitirmeli bütün duyularını.
Dönüş yolunda annem döner ısmarlamak istedi.“ Hayır!” dedim“ Boş ver anne …” elini daha sıkı tuttum, tekrarladım:
“ Boş ver …” ***
Sonra Çayko’ yu dedesinin yanına verdiler. Dedesi öldü. Küçük halası aldı bir süre. O da bakamayacağını söyleyip amcasına vermiş. O da yine aynı bahaneyle dayısına. Bir süre böyle gidip geldi arada Çayko. Ama hep sustu, öylece bekledi.
Bir başkası olsa belki çoktan delirirdi. Sevgisiz bir çocuk değildi. Hiç parası olmazdı belki ama-ki zaten nereden olsun- bunu dillendirmezdi, simit bulursa simit, umut bulursa umut bölüşürdü. Aslında güzel bir gülüşü vardı. Ama bu gülüşü sanki filmin en güzel yerinde kopan bir makara gibi olurdu. Perdede asılı duran kült bir sahne gibi … Öylece yarım. Sessiz. Donuk.
Bir gün okulun tarihi kapısının hemen yanında uzanan duvarın üstünde gördüm onu. O sıralar teyzesinin yanında kalıyordu. Teyzesi Maliye’ de mi çalışıyordu neydi? Kadının zaten dört çocuğu var, çoğu zaman Çayko’ yu dövdükleri bile olmuştu piçlerin. Duyup duyup hırslanmıştım. Ama bizden büyüklerdi. Dövemezdik. On beş dakika önceye kadar yağmur boşalıyordu kentin üstüne. O an güneş bir görünüp bir kayboluyordu. Sırtında eskimiş çantası, öylece oturuyordu. Arkasından dolandım, önüne geçtim. Durdum.
“ Ne yapıyorsun burada?” dedim. Kafasını kaldırdı. Gözlerini bana dikip“ Hiç” dedi“ Ağlıyorum …”
“ Oğlum ne demek ağlıyorum ya?” dedim“ Bak ben yanımdayım …”
“ Yok” dedi“ Durma yanımda, bak durunca herkes ölüyor, yaşasın istiyorum ama yaşamıyor. Bu şekilde bir insan olduğum sürece yaşamayacaklarmış da …”
***
Dördüncü ve beşinci sınıfta dershaneye gittim. O gitmedi. Gidemedi ki. Nasıl gitsin? Neyseki kentin en başarılı öğretmeninin sınıfındaydık. Tüm sınıf hırslıydı. Anne babalar daha da hırslı. Çayko öylece susup izlerdi. Ama hep dersleri iyiydi. O yıl kentte rekor kırdık. Kırk kişilik sınıftan tam otuz altımız aynı okulu kazandık. Ama inanın Çayko en başarılımızdı.
Hiç unutmam, okulu kazandığımı Afyon otogarında öğrenmiştim. İzmir’ e tatile gidiyorduk. Babam otobüs perona girince, gidip bir gazete almıştı, hızlıca sayfalarını çevirip uzun uzun yazılmış listede adımı bulmuştuk. Otobüsün içinde kahkahalarla güldüğümüzü hatırlıyorum. İnternet icat olunmamıştı çünkü henüz. Uzun uzun bakmak gerekiyordu. Sonra Çayko’ nun adını gördüm hemen yukarıda. Annemle göz göze geldik. Gülümsedik.
. Sayı Öteki