Dilhâne Mart 2019 mart2019 | Page 52

Arslan Karadayı Türbenin iç avlusunda toplanan kalabalık bir cemaat cenazenin gelmesini bekliyordu. Helalleşip cenaze namazını kılacaklardı. Cemaate cenazenin yaşlı bir zat’a ait olduğu söylendi. Herkes tabutun bir an önce gelmesini bekliyordu. Bu arada büyüdü cemaat. Bir grup da asker geldi. Tören tertibinde geçtiler avluda bir yere. Adeta şehit cenazesine döndü alan. Ancak ilginç bir şey vardı. Askerlerin sırtında silah değil de kalem taşıyorlardı. Derken tabut geldi. Teneşire bıraktılar tabutu. Bir de baktılar ki cenaze yaşlı değil. Gözlerinin altı çürümüş, vücudu bitap düşmüş ve zayıflamış, saçları beline kadar gelen soluk benizli bir genç kız dediler sonra. Bir genç kızın cenaze namazı kılınacaktı. Cemaat şaşırdı. Bir sessizlik oldu. Uğultular yükselmeye başladı ardından. “Kimmiş, nedenmiş, nasıl olmuş” sesleri birbirini izliyordu şaşkınlıkla. Bu anda bir meczup koşarak geldi avlunun diğer yanından. Bağırmaya başladı. Sesi net ve güçlü idi. Sağ elini kaldırıyordu havaya. “Bu kız neden öldü biliyor musunuz? Neden burada bu kız?” Sesinin şiddetini artırdı. “Bu kız tecavüz nedeniyle öldü. Sadece bedenine değil, onuruna, ruhuna tecavüz ettiler bu kızın! Bu kızın hayatını çaldılar. Dünyasını aldılar. Onu çiğnediler!” Avluda uğultu da bitti. Herkes meczubu izliyordu şimdi. Meczup bu kez sırtında kalemden silahlar olan askerlere döndü. “Peki siz? Siz o silahlarınızı bu zulüm yaşanırken nerede kime kullanıyordunuz ki bu kızın katillerine sıkmadınız?” 52