B İ L D İ R İ L E R | 页面 462

KONGRE BİLDİRİLERİ geçirerek, onun şahsi mallarından bir kısmını kamu hizmeti görecek kuruluşlara dönüştürmesi eylemi olarak da tanımlamamız mümkündür. Bu eylemin, diğer bir ifadeyle değerlerin müşahhaslaşarak müesseseleşmesi olgusunun bir ürünü olan vakıf, İslam toplumlarının bazı dönemlerinde, ekonomik, sosyal ve kültürel hayatın her cephesinde kendisini hissettiren bir yapıya kavuşmuştur. Şunu rahatlıkla diyebiliriz ki; bir insan beşeri hayatın bütün icaplarını ve ihtiyaçlarını vakıflar vesilesiyle rahatlıkla yerine getirebilirdi. İslam hukukuna göre kurulan vakıfların iki önemli unsuru vardır: Bunlardan birincisi, bizzat insanların yararlanması için kamuya terk edilen bina ve müesseselerdir ki buna hayrât adı verilir. İkincisi ise bu müesseselerin ebedi olarak yaşaması ve topluma hizmet sunabilmesi için bırakılan gelir kaynaklarıdır ki buna da akarât denir. Kurulan bir vakfın hangi amaçlarla kurulduğu, bu vakıf için ayrılan gelir kaynakları, gelir kaynaklarının nasıl işletileceği, hedeflenen hizmetlerin nasıl ve nerede gerçekleştirileceğine dair ilkeleri içeren ve bu ilkelerin kaynağını aldığı hukuki dayanakları belirleyen kuruluş belgesine ise vakfiye adı verilir. Alın teriyle kazanılan mal varlığından bir kısmının veya tamamının başka insanların ihtiyaçlarını gidermek üzere vakfedilmeleri konusunda ise, Osmanlı coğrafyasının tamamında kurulmuş vakıfların vakfiyelerinde, genellikle “sadaka vermek”, “ödünç vermek”, “Allah yolunda (fi-sebîlillah) malını harcamak”, “infak etmek”, “yetimleri ve yoksulları doyurmak, kollamak gözetlemek”, “fakiri doyurmak”, “mescit ve sair ha yrat yapmada yarışmak” gibi mefhumları ihtiva eden Kur`an ayetlerine ve hadislere atıfta bulunulmaktadır. Konu ile ilgili vakfiyelerden vâkıflar vakıf kurma niyetlerinin sebebini, hedeflerini, ümitlerini açıkça ortaya koymaktadırlar. Örnek olarak Selim Ağa bin Abdulmennan’ın Üsküdar’da kurmuş olduğu 1197 H. (1782 M.) tarihli vakfiyesinde1 yegane kudret sahibi yaracının Allah sana nasıl ihsan ettiyse sende o şekilde ihsan et2 emrine uyarak, orada kendilerinde katkısı zencefil adı verilen selsebilden içecekle dolu bir kaseden içirilir3 lütfundan hissedar olmak, rableri onlara tertemiz bir içecek içirecektir4 vadi uyarınca ve hz. Peygamberin o günde kişi sadakalarının gölgeleri altında gölgelenecektir müjdesi uyarınca sadakaya yönelerek sadakanın en önemli ve ebedisi olan vakfı tercih ederek vakfiyesini tescil ettirdiğini ve vakıf kurmaya karar verdiğini açıkça belirtmektedir. Vakfiyeleri giriş bölümleri olan hamdele, salvele ve dua kısımlarında dünyanın geçiciliği, ölüm, ahiret, kişinin ümitleri, korkuları, hassasiyetleri, dünyevi görüşü, ahirete bakış açısı, diğergamlığı gibi konularla bunlara kaynaklık eden ayet, hadis, kelâm-ı kibar ve beyitlere rastlamak mümkündür. Rahatlıkla söyleyebiliriz ki İslam dininin emirleri, tavsiyeleri ve onun en mütemmim ve mükemmel uygulayıcısı olan hz. Peygamberin uygulamaları, yine yüce yaratının insanlara bahşetmiş olduğu iyilik, merhamet gibi duyguları veya özellikleri vakıfların kurulmasının temelini teşkil etmektedir. Konu ile ilgili yapılan araştırmalar göstermektedir ki, Selçuklu ve Osmanlı asırlarında binlerce kişi kendi paralarıyla, hiç bir şahsî menfaat beklemeksizin toplumun ihtiyacı olan hizmet alanlarında binlerce vakıf müessese kurmuş ve bu müesseselerin sürekli bir şekilde işleyebilmesi, hizmet verebilmesi gayesiyle, mülkleri olan ev, dükkan, mağaza, mahzen, tarla, bağ, bahçe, zeytinlik gibi gayrimenkuller ve tarım işletmeleri, değirmen, mengenehane, şişehane, boyane, yoğurthane ve saire gibi iktisadi kuruluşlardan bir kısmını veya birikmiş paralarının bir bölümünü gelir kaynağı olarak bu müesseselere tahsis etmişlerdir. 16. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde vakıfların genel bütçesi, devlet bütçesinin zaman zaman üçte birinden fazla bir seviyeye ulaşmaktaydı. Demek oluyor ki, yukarıda ayet ve hadislerin hükümlerini benimseyen kişiler, hiçbir zorlama karşısında kalmaksızın kendi istekleriyle, kendi öz mallarından, devlet bütçesinin üçte biri veya daha fazlasına kadar bir geliri kamu hizmetlerine aktarmışlardır. 1 VGMA D: 578-118-29 Selim Ağa Vakfiyesi. 2 Kasas Suresi 77. ayet 3 İnsan Suresi 17-18. ayet 4 İnsan Suresi 21. ayet 448 Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Vakıf müessesesi sayesinde, birçok kişi kendi öz mallarını cemiyetin diğer fertleri yararına hizmet sunacak hayrat kurmak suretiyle şefkat ve yardımlaşma prensibini müşahhaslaştırmışlardır. Meşru yollarla, çalışarak mülk edinmiş, fakat ihtiyaçlarından fazlasını amme hizmetlerine aktararak sosyal adaleti gerçekleştirmişlerdir. Üstelik dil, din ve ırk ayrımı gözetmeksizin herkese hizmet veren vakıf müessesesi, böylece hoşgörünün de en iyi örneklerini sunmuştur. Ayrıca maddî bir karşılık beklemeden başkalarına yardım etmek gibi ulvî ve fevkalâde bir düşüncenin mahsulü olan vakıf müessesesi, yüzyıllardan beri İslâm ülkelerinde büyük bir önem kazanmış, sosyal ve ekonomik hayat üzerinde derin tesirler bırakmış olan dinî ve hukukî bir müessesedir. İnsan fıtratında mevcut olan yardımlaşma hissi, şüphesiz ki insanlık tarihi kadar eskidir. Bu his, dinî emir ve hükümlerle birleşince daha da bir kuvvet kazanır. İslâm ülkelerinde vakıfların, asırlarca büyük bir fonksiyon icra etmesinin sebebini burada (dinî his) aramak lazımdır. Çünkü “insanların en hayırlısı, insanlara faydalı olan, malın en hayırlısı, Allah yolunda harcanan (başka bir ifade ile vakf edilen), vakfın en hayırlısı da insanların en çok duydukları ihtiyacı karşılayandır” prensibinin anlamını çok iyi bilen Müslümanlar, bu yolda birbirleri ile âdeta yarış edercesine vakıf tesisler kurmuşlardır. Allah’ın rızasını kazanmak gayesiyle, başkalarına karşılıksız yardım etmek gibi bir prensipten doğan vakıflar; toplumun hayır ve iyiliğine olan her yerde sağlam birer sigorta teşkilâtı gibi vazife görüyorlardı. Vakıf kurucuları, Anadolu başta olmak üzere Selçuklu ve Osmanlı coğrafyasının hemen her yerinde, kamunun ihtiyaçlarını karşılamak ve yoksulların her türlü elem ve ızdırabını gidermek amacıyla, imaret, aşevi, dullarevi, mekteb, medrese, darulhadis, darulkurra, kütüphane, cami, mescid, namazgah, musalla, hangah, tekke, zaviye, bimarhane, daruşşifa, hastane, miskinler evi, daruttıb, hamam, sebil, şadırvan, çeşme, su bendi, yol, köprü gibi müesseseler yapmasının yanında, kayıkhane, mezarlık, piknik yeri, kaldırım döşeme, yol yapımı gibi pek çok alanlardaki hizmetleri ifa etmişlerdir. Fakir, dul, öksüz ve borçlulara para yardımı yapılması ve bu kişilerin kalacağı mekânlar tesis edilmesi, öğrencilere elbise ve yemek verilmesi, evlenecek genç kızlara çeyiz hazırlanması, günün ihtiyaçlarının yanı sıra efendileri azarlamasın diye kâse ve bardak gibi kap kacak kıran hizmetçilere ücret verilmesi, halka meyve ve sebze verilmesi, çalışamayacak derecede hastalanan kayıkçı ve hamalların bakımı, şehirlerdeki cadde ve sokakların temiz tutulması, vakıf bahçe ve tarlaya her yıl muhtelif cinsten meyve ağacının dikilmesi, vakıf mandırada çalışan esirlerin (köle ve cariye) münasipleri ile evlendirilmesi, vakfa on yıl hizmet edenlerin de azat edilmesi, terkip edilen ilaçların hastalara dağıtılması, dünyada gıybet ettiği kişilerden helallik alınması amacıyla cüzler okunarak o kimselerin ruhlarına hibe edilmesi, deniz kazas